bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

Capitale De Noël!

_MG_8291

Nasıl olsa artık düzenli yazmıyor, o yüzden bakmaya gerek yok deyip ama sonra rastgele tıkladığında bu yazıyla karşılaşan okuyan sana da merhaba.

Üzerinden çok geçmiş olmasına rağmen bir türlü yazmanın kısmet olmadığı yazılarımı yazmaya karar verdim. Her şeyi erteleyin ama sakın yazmayı ertelemeyin dostlar. O günün heyecanı ne yazık ki bırakın aylar sonrasını günler sonrası bile kalmıyor. Heyecanımı size aktaramayacak olsam da ne ettim, ne yaptım şöyle güzel bir şekilde Capitale De Noël‘i anlatayım istedim.

Noel’in başkenti olarak kabul edilen Strasbourg’taki Noel Marketi Avrupa’nın en eski pazarlarından kabul ediliyor. Sanırım bu yıl 1000. yaşını kutladı. Dünya’nın her yerinden turistler şehre akın ediyor. Şehir Kasım ayında bir süsleniyor, Ocak ayının ilk haftasına kadar rengarenk kalıyor. Market ise Kasım ayından yılbaşına kadar açık ve canlı kalıyor. Şehrin çok iyi bir konumunda yer alan evimiz bize âdeta zevkten dört köşe olma hakkını veriyor.

İlk defa yılbaşında yurtdışında olmakla beraber bir de böyle köklü kutlamaların yapıldığı şehirde olmak daha bir başka oldu. Her yıl Noel Marketi’ne bir ülkeyi konuk eden Strasbourg bu yıl Belçika’yı konuk etmiş. Bir bölgede tamamen Belçika’ya ait satışlar gerçekleşiyordu. Bira stantları, çikolata stantları ve asıl en iyisi de patatesçisiydi. Yediğim en lezzetli patatesler kesinlikle Belçika patatesiydi.

Şehrin her yerinde rengarenk stantlar kurulmuştu. Her bölge ayrı güzel, her bölge ayrı bir estetiğe sahipti. Genel olarak sınıflandırma da vardı. Yiyeceklerin olduğu bölgeler, el sanatları, kıyafet, aksesuar bölgeleri gibi birkaç bölüme de ayrılmıştı.

Noel Marketi’nin ilk açılışı törenlerle yapılıyor. Açılışa gittim ama gitmez olaydım. O kadar kalabalıktı iğne atsan desem iğne yere bile düşemezdi o kalabalıkta. Kaldı ki bulmasını siz düşünün artık. Görkemli bir açılış oldu ancak benim beklediğim keyfi bana vermedi. Buz gibi havada saatlerce o açılışı beklemem ve yapılan gösterilen beni tatmin etmemesi hoş olmadı. En güzel yanı ise sanırım Fransız ünlü bir popçunun belediye başkanı ile birlikte geri sayım yapıp düğmeye basıp bütün şehrin ışıklarını yakmaları oldu. Gerçekten karanlık olan şehir, bir anda rengarenk oldu. Bir de Noel Ağacı var, kocaman. Bir kez onun için geri sayım yapılıp yakıldı. O anlar çok güzeldi.

Ben de tabii ki sonuna kadar Noel’in keyfini çıkardım. Akşamları patatesimi yerken her stantta mutlaka olan sıcak şarabımı da içmeyi unutmadım. Ayrıca ücretsiz birçok etkinlik oluyor; konserler, tiyatrolar, sergiler. Bir akşam bizde bir kilise korosunu izlemeye gittik. Çok eğlendim! Gerçekten çok güzeldi. Bir akşam da Katedraldeki sergiyi gezdim.

Olur da önümüzdeki yıllarda ziyaret etmeyi düşünürseniz mutlaka uçak biletinizi ve kalacağınız yeri çok önceden ayarlayın. Çünkü o dönem fiyatlar çok yüksek oluyor.

Sizi fotoğraflarla baş başa bırakıyorum.

Au revoir!

Pazarsal Düşüşler

jvOpn5c

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=LA-r0pL85Tw?hl=en"><img src="https://i0.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

Güzel bir Pazar kahvaltısı yaptım bugün. Saatlerce toplamadım masayı. Biraz dışarıyı izledim, lapa lapa kar yağıyordu. Sonra ki baktığımda ise durmuştu. Keşke biraz da hayatımda yapabilsem bunu dedirten türden güzel bir temizlik yaptım.

Panjurları açtım boydan boya. Biraz gün ışığı ve biraz soğuk bazen insanı en çok kendisine getiren şey oluyor. Bir de kahve ve müzik eşlik ettiği zaman bir başka boyut oluyor. Şarap içmek isterdim o ise bir başka konu. Belki bir ara o konuya da gireriz. Neden olmasın?

Değişik şeyler yapıyorum şu sıralar. Sabahlara kadar araştırma yapıyor, yaptığım araştırmaları not alıyor, durmadan okuyorum. Uyumadan önce ise kesin olarak bir şeye karar vermiş olarak uyuyorum. Uyandığımda ise uygulamaya geçmenin zor olduğunu düşünüp hepsini rafa kaldırıyorum. Yaptığım bütün araştırmalar da gereksiz ve yersiz oluyor. Olsun demeyeyim öyle değil mi? Kendime yeni bir hobi edinmiş gibi düşüneyim.

Tabii diğer hobimlerime gelince hepsi kendi halinde. Sıhhatlerinin iyi olduğunu düşünüyorum. Ben mi? Havalar artık gülmeye başlasa da ben artık biraz koşsam diye resmen gün sayıyorum. Koşup koşup bu şehir yuvarlak ya çok ilginç diye her seferinde şaşırmak istiyorum. Küçükken de küçük bir krosçuyken çeşitli şeylere şaşırırdım. Mesela toprak ayağımın altından kayıp giderken sonsuzluğun vermiş olduğu hissin büyüsü oldukça ilgimi çekerdi. Daha çok koşmayı da bu şekilde başarıyordum sanırım. Şimdi biraz koşunca tıkanıyor, nefes almak da zorluk çekiyorum.

Geçen ay Çorlu’ya gittiğimde çocukluğumun geçtiği sokakları ve okuduğum okulları gezdim. Aldığımız kupanın karşısına geçtim ve şöyle bir baktım. Hocamızın o zaman yazdığı bütün rakamları o kadar dikkatli izlemiştim ki o zamandan beri önemli tarihleri onun yazı stiliyle yazdığımı o an fark ettim. Ne çok geçmiş zaman.

Çocukluk arkadaşımla karşılaştım. Tanıyamadık tabii birbirimizi. Sonra nasıl olduysa yok artık diyerek birbirimize sarıldık. Onu tanıyamamış olabilirim ama parmağımda bıraktığı yara izini unutamam. Saatlerce oynadığımız aksiyon dolu oyunları andık durduk. Her şeyin temelinde yakalamaç varmış. Çocuklar neden bisikletli yakalambaç oynar diye durduk ve birbirimize ciddi ciddi sorduk. Tanıdığımız bildiğimiz kim varsa hepsini güzel güzel andık.

Evlenip çoluk çocuğa karışanları ise imrenerek andık. Yani ben öyle andım. Kendisi de yaza düğün yapıyormuş sonuçta. Nasıl şaşırıyorum böyle evlilik kararları alınmasına anlatamam size. Ben acaba şunu şuraya mı koysam diye bile aylarca düşünürken böyle ciddi bir konuda hayat ya hayatların ortaya koyulduğu bir durumda nasıl böyle birden kararlar verebiliyorlar anlamıyorum. Annem çok düşünme karar kendiliğinden veriliyor dedi. Benim gibi neredeyse hayatın kulaklarından tutup tavana asma cüretinde bulunan kontrolcü kızına düşünme ve bırak diyor.

Bıraktım dostlar.

Hayatı da bıraktım, zamanı da kendimi de. 

Su aksın beni de yolunu da bulsun. 

Ne Diyorduk Maria?

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=2bosouX_d8Y?hl=en"><img src="https://i0.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

Uzun zamandır dinlemedim bu şarkıyı. En son müzik blogum kapatılmadan birkaç gün önce dinlemiştim. Yine bir geceydi ve ben yine büyüsüne kapılıp gitmiştim. Şimdi izlediğim bir dizinin bir sahnesinde daha girişinden tanıdım. Böyle yine biraz parça parça oldum. Şarkıyı dinlemek için sahneyi geri aldım. Sonra da yoo yoo dinlemeyeceğim dedim.

Sonuç bu! Saatlerdir dinliyorum. 

Bu şarkıyla beraber müzik blogumu ne kadar çok özlediğimi anladım. Bütün arşivimi orada gizlemek, istediğim zaman playliste almak ve sevilen eş dostla paylaşmak… Hiç kopamayacağımı düşündüğüm şeylerden ne olduğunu bile anlamadan kopmuş ve parçalanmış oluyorum. Zaman geçiyor, bizler değişiyoruz ve bu değişime farkında olmadan alışıyoruz.

Eski bloglarım ve bu blogumla birlikte bütün değişimleri birlikte yaşadık. Bakıyorum da bu blogumun doğum günü yaklaşıyor. Erken doğum günü hediyesi olarak bu şarkıyı buraya yerleştiriyorum.

Bütün kıymet bilenlere de armağan olsun bu şarkı.

Kalbimle. 

Kindle Keyfi

How-to-Rent-Kindle-Library-Books-That-Never-Expire

Düzenli olarak okumaya fırsat bulamasam da kitaplığım benim varlığımmış. Bunu öğrenmem için böyle bir tecrübe gerekliymiş. Fransa’da kitaplarım yanımda olmadan kendimi yalnız ve mutsuz hissediyordum. Ne yapsam diye düşünürken aklımda şimşekler çaktı.

Kindle…

Bir arkadaşım vaktiyle Amerika’dan Kindle siparişi verdiğini ve yararlarını uzun uzun blog yazısında geçen yıllarda anlatmıştı. Aklıma hemen o geldi ve onunla uzun uzadıya bu konuştuk. Bir kâğıtsever olarak en büyük korkum o zevki alamayacak olmamdı. En başta ben aynı şey değil, aynı duygu değil hem Türkiye e-kitap sektöründe gelişmiş değil diye kendime birçok neden sıralıyordum. Sonra şartlar beni Kindle araştırmaya sevk etti.

Öncelikli olarak ihtiyacımı belirlemeye çalıştım. Ben kesinlikle ışıklı istediğime karar verdiğim için ve uygun fiyatlı bir şeyler aradığım için Paperwhite sürümünde karar kıldım. İyi ki böyle bir karar vermişim. Gerçekten kararımdan dolayı hiç pişmanlık yaşamadım. Kindle hayatımda birçok şeyi değiştirdi.

Yayınevlerinin basımı nedeniyle birçok kitabı okuyamıyordum. Gözlerimi yoruyor ve çok çabuk dikkatimi kaybediyordum. Kindle ile buna bir son verdim. Özellikle klasik kitapları bir çırpıda okumamı sağladı. Akşam ışığı kapatıp yatağın içine girip Kindle’da kitap okumaya başlayıp bitirmeden uyuyamaz oldum.

Ben çok araştırdım. Gerçekten alana kadar şunu mu alsam, bunu mu alsam, ama buna o kadar para verilir mi diye kendi kendime sordum durdum. Eğer aklınızda Kindle almak varsa hiç düşünmeyin alın diyebilirim.

Okuduğum kitapların da incelemesini bir ara yapmayı düşünüyorum. Ama hangi ara yaparım bilmiyorum. Son dönemlerde iyice buraları boşladım. Duyan da vaktim yok sanacak. Halbuki sadece yazma isteğim yok. Az önce Halide Edip’in « Vurun Kahpeye » kitabını bitirdim. O kitapla ilgili de diyecek çok şey var aslında. Yazmaktan çok okumaya verdiğim şu günlerin tadını çıkarıyorum.

Okunacak satırlar, çizilecek paragraflar ve düşlenecek kitaplar var. 

Sonra Neler Yaptın Tuğba?

noel

Bazen çok şey biriktiriyorum. Onu mu anlatsam bunu mu anlatsam derken hiçbir şeyi anlatamıyorum. Öylece o günler geçip gidiyor. Ama en azından Noel’in ilk başları kaçıp gitmesin diye buraya not düşeyim istedim.

Fransa’ya geleli yarın tam 3 ay  oluyor . Kocaman bir 3 ay. Zaman nasıl çabuk kadar geçti anlamadım bile. Her şey hızlıca gelişti ve bir baktım buraya geleli 3 ay olmuş. İnsan şaşırıyor.

Geçen hafta itibariyle tüm şehri ışıklar sardı sarmaladı. Noel’e hazırlanıyoruz. Ben de daha çok yeni yıla… 2014 tam istediğim gibi geçmedi nedense. Halbuki bu yıl ilk defa başka bir ülkedeyim. Ama işte bazen sevmeyince sevemiyorsunuz. Bu yüzden ben de yeni yıldan bütün umutlarımı, isteklerimi ve hedeflerimi daha geçen ay dileyip yeni yıla kadar hazır olmasını istedim. Yılbaşında hepsini isteyince yetişmiyor malum.

Geçen hafta Noel Marketi’nin açılışına gittim. Açılış benim için çok vasattı. Türkiye’de bir şeyin açılışı varsa çılgınca şeyler yapıldığı için kuru bir dans ve orkestrasız şarkı tatmin etmedi beni. Bugün de öğrendiğime göre o dans kıyafetleri Alsace bölgesine özgüymüş. Ama emin değilim. Yani kırmızı ve beyaz rengin noelden geldiğini düşünmüştüm. Ama bir bölgeye özgü olabilecek nitelikte bir elbise olduğunu düşünmüyorum.

Açılışta binlerce insan vardı. Yerinden kıpırdayamıyordun bile. O kadar kalabalıktı ki sahneyi de sinevizyonlardan izleyebildim. Sonra zamanı geldi ve düğmeye bastılar. Düğmeye bastıkları an bütün şehrin ışıkları yandı. Çok güzel bir manzaraydı. Daha sonra ise yine bir düğmeye basarak en büyük Noel ağacının ışıklarını yaktılar.

Cuma akşamı da Ayben ile Noel Marketi’ni gezdik bol bol. Sıcak şarabın tadına bakıp enfes Belçika patateslerinden yedik. Hala denemeye fırsat bulamadığım kokusu çok güzel olan bitki çayı aldık. Noel Marketi’ni gezdikten sonra Protestan Kilisesi’ndeki Noel Orkestrasını izlemeye gittik. Fransızca, Almanca ve Alsace diliyle şarkılar ve ilahiler dinlenmeye değerdi.

Bu hafta da fotoğraf çekeceğim bol bol.

 

Özlemek Aslında Biraz Da Dokunamamak…

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=CxbbdobrVro?hl=en"><img src="https://i0.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>
.
Aslında çok zormuş.

Hiç de öyle sanıldığı gibi kolay değilmiş. 

Geldiğimden beri devamlı telefonda görüşüyorduk ama skype yapmak bir türlü kısmet olmamıştı. Tartışmalar, kavgalar gürültüler alışma sürecinde eksik kalmıyor ki bir türlü. Bugün artık skype da oldu. İyi mi oldu kötü mü oldu hiçbir zaman bundan emin olamayacağım. Emin olduğum tek bir şey var; içimde ne kadar çok biriktirdiğim ve gizlediğim şeyler varsa gün yüzüne çıktı.

Görüntülü konuşma yaparken önceliğim kendime bakayım, nasıl çıkıyorum, ayy saçım nasıl, şurası böyle mi diye defalarca karşımdakine bakmak yerine kendime bakardım. Hatta hepimiz bunu yapıyoruz. Ama bu sefer öyle olmadı. Gözlerimi kırpmadan saatlerce ekrana baktım. Gamzesini, gözlerini kırpışını, gülümseyişini… Hiçbir mimiğini kaçırmak istemedim ve o anları dondurmak istedim.

Ağladım ve sanırım ağlamaya devam ediyorum. 

Çok özledim. Gülümserken eğilip saçlarını karıştırmayı çok istedim. Tüm huysuzluklarına ve tüm huysuzluklarıma rağmen özlem bizi başka bir noktaya getirdi. Bilmiyorum belki Türkiye’de olsam, belki yanında olsam bu kadar yoğun duygular içinde olmazdım. Ama araya mesafeler girince o küçücük bir mimiği bile öyle değerli hale geliyor ki çıldıracak gibi oluyorum.

Ben konuşmadım, o konuşsun istedim. O anlatsın ben de öylece izleyeyim. Çok büyük sorunları vardı. Mutfağı savaş alanına çevirmişti. Ev ise bıraktığım ev değildi. Her yer darmadağın olmuş ve canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. İşte o an sarılıp uyumalıyız dedim içimden. O ise anlatıyordu, komşulardan bahsediyordu. Emin değilim o arada bir şeyler daha anlattı ama ben de sadece onu izliyordum. Sigarayı tutuşunu, üfleyişini ve o ciddiyetini…

Kaç sigara yaktı bilmiyorum. Zaten ben gittiğimden beri salonda sigara içer olmuş. Balkona çıkmaya üşenirken azalttığı sigara iki katına çıkmış. Ama o kadar tatlıydı ki onu bile diyecek fırsat bulamadım. Kameranın ilk açıldığında birbirimizi gördüğümüzde o heyecanı düşündüm. Neredeyse bir sigara da benim için iç diyecek noktada olduğumu fark ettim. Bir yandan gözlerimi siliyorum, bir yandan konuşuyorum.

İnsan tuhaf oluyor, her şey böyle eksik gibi. 

Yeni bir şey denediğim zaman aklıma geliyor. Yeni bir şeyler denemediğim için hep kızardı. Şimdi bu halimi görse çok mutlu olurdu diye düşünüyorum. Beğendiğim ne varsa da onun görmesini, tatmasını, duymasını istiyorum. Hiçbir şeyden istediğim o zevki tam alamıyorum. Onun ise tek sıkıntısı şu oluyor. « Yeni bir şeylerin içerisinde ya ben eskiyip gidersem… » Dile getirmedi ama anlıyorum. Bu yüzden daha çok elini tutmak istiyorum ama olmuyor. Teknoloji henüz buna izin vermiyor. Bilse ki ben hep yarım kalıyorum, belki o kadar endişe etmez.

Mesafeler belki de bize iyi gelmiştir diye düşünüyorum ama sonra mesafelerin Allah belasını versin, hani tüm kıtalar birbirine yakındı. Hani sınırsız tek Dünya projeleri diye küfür ediyorum.

Onu çok özledim, sevgili okuyucu.

Bunu dediğime şaşırıyorum ama o kavgalı gürültülü günlerimiz meğersem ne güzelmiş.

Benim düzenli olarak eşya toplama ritüelim, kapıları çarpıp çıkmalarım, şunun kadar değerim yok diye yakarışlarım, sonra onun sakinleştirmesi, affedişlerim, onun affetmeleri ve sonunda sarılıp uyumalarımız…

Öyle güzel ve değerliymiş ki insan hepsinin kıymetini gerçekten elinden yitirince anlıyor.

Çok özledim. 

Kendimi şarkılara vurdum. 

Bisikletim Çalındı Bundan Önemli Şey Yok.

Biliyorum yazının başlığı sonuç cümlem oldu ama yapacak bir şey yok. Şu an tüm Fransa’da kırmızı alarm vermek istiyorum. Her yere bisikletimin fotoğrafını yapıştırıp wanted demek istiyorum. Çünkü bisikletimi istiyorum.

Olayı başa olacak olursak, rezalet bir gün geçiriyorum/z.

Birkaç gündür kendimi zaten iyi hissetmiyorum. Dün boyacılar gittikten sonra tüm evi temizledik. Gecenin bir yarısı neyse yarın tüm eziyet bitecek. Yarım kalan mutfak bitecek ve çamaşır makinesi gelecek diye kendimizi avuttuk. Sabah uyanıp çamaşır makinesini ve boyacıları beklemeye başladık. Sabah erkenden uyandık ama tabi ki yine köpek boyacılar gelmedi. Tamam yine geç gelecekler dedik. Çamaşır makinesi için arayıp 3 ve 5 arasında geleceğiz dediler. Biz de 5’ten sonra çıkıp markete gideceğiz ve ardından sonra tüm evin her şeyi bittiği için kutlama yapacağız diye düşündük.

Ama evdeki plan çarşıya uymadı. Pazardan aldığım nar eve geldiğimde bin tane olmadı. Çürümüş çıktı. Ne diyorum ben ya… İşte boyacılar geç gelmeyi bırak hiç gelmedi. Fransız olsalar hayatta böyle bir şeyi yapmazlar, Türk olsalar zaten çoktan ev bitmişti. Ciddi olmayan ve bir o kadar da aptal olan bu iki insan keyfi olarak bugün de gelmedi. 1 aydır bitmek bilmeyen ev iyice beni çıldırttı.

Çamaşır makinesi geldi en azından diye kendimizi avuttuk. Hadi markete gidelim dedik ve yürüyerek markete gittik. Geldikten sonra mutfak iptal olduğu için dışarıda yemek yemeye gidelim dedik. Kutlama olmayacaktı ama en azından yarın bitecek dedik kendimize. Bahçeye bir çıktık o da ne?

Bisikletim yok. BİSİKLETİM YOK! 

Diğer bisikletlere iyice bakıyorum hani benimkisi diye inceliyorum YOK! Nasıl olur bu bahçe kitli, hem de öyle normal kitli değil. Kapı duvar. Anahtarla bahçeye girip evlerimize giriyoruz. Mümkün değil bir başkasının çalması. Komşular?! Kesinlikle komşular ya da komşulardan birinin misafiri çaldı. Bu korkunç. Komşumuz hırsız çıktı. Tamam hırsız ol ama benim bisikletimi geri ver noğlur ya. Kaç euro verdim ben ona. Şimdi bisikletsiz ne yapacağım ben?

Bisikleti unutmaya çalışarak birkaç yer aradık Petite France’de en sonunda crept yemek için bir yeri seçtik. Hayatımda yediğim en lezzetli creptti. Nutellalı ve şekerli olmak üzere iki crepti midemize indirdik. Tabi Cinzia ile aklımızda sadece bisiklet var. Ne yapacağız belki polisi aramalıyız diyor. Ben ise sadece yoldan geçen bütün bisikletleri inceliyorum. Belki canım, biricik ve güzel bisikletim yanımdan geçer de yakalarım pis hırsızı diye ümit ediyorum. Ama nafile.

Sonra başka bir arkadaşla buluşup kanalın yanında biraz şarap içerek günü bitirdik. Elde ne var? Sıfır. Pardon çamaşır makinesi var ve Pazartesi’den beri intertimiz. Ama artık bisikletim yok.

Umarım kapıcı bisikletimi başka bir yere koymuştur. Umarım çalınmamıştır. Belki ben kilitlemeyi unutmamışımdır, belki sadece sitenin başka bir tarafındadır.

Bırakın kendimi kandırmaya devam edeyim. 🙁

Ayrıca bir gün karşılacağım bisikletimle, çünkü ben bu şehirden ayrılanana kadar bütün bisiklet duraklarını inceleyeceğim. Bir gün, denk geleceğim ve sahine hesabını soracağım.

Bugün iyi günümde değilim.

 

Kızmayın Tamam, Bir Daha Yok Bu Kadar Ara.

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=6OnVyVynhQA?hl=en"><img src="https://i0.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

.
Yazı yazmaz oldum. Başta bir sürü iş güç derken bir süre sonra da o kadar aradan sonra dönmeye yüzüm olmadı. Şimdi beni sevgi dolu kucaklayın. Özellikle düzenli olarak her gün acaba yeni bir şey yazdım mı diye bakan sevgili sadık okuyucularım sevgiyle karşılasınlar. Ben geldim ve artık düzenli olarak yazacağımın sözünü önce kendime sonra da size veriyorum.

Şimdi kısa kısa neler yaşadım, neler oldu onları anlatayım…

36 gündür Strasbourg’tayım. Ama hala evde bazı işler tamamen bitmedi. İnternet üç gün öncebağlandı, sonunda. Evin boyanması ise resmen 3 haftadır sürüyor. Nasıl oluyor da sürüyor diye sormayın çok uzun bir hikaye. Bugün ve yarın umarım bitecek. Her şeyin bu hafta sonu bitmesini umuyorum. Umarım biter.

İşimi seviyorum. Çok fazla dallı budaklı ve yoruyor olsa da seviyorum. Her şeyi düzene soktuğum zaman bu kadar yormayacağını düşünüyorum. İyi ki Fransa’yı tercih etmişim dediğim anlar kadar keşke seçmeseydim dediğim anlar da olmuyor değil. Ama kendi alanımda bir işi yapmak her şeye bedel diye düşünüyorum. Başka işlerde bu kadar kendimi iyi hissetmezdim ve motivasyonum düşerdi.

Bugün itibariyle Illustrator öğrenmeye başladım. Umarım çok iyi bir şekilde öğrenirim de blogta ilginç ilginç tasarımlar yapıp sizi çıldırtırım. Şaka şaka gözünüze güzel yenilikler yaparım. Tabi pratik yapmadığım sürece öğrenmek zor olur. Zaten bir şeylerin pratiğini yapmazsan öğrenemiyorsun bu amınakoduğumun yaşamında. Küfür ettim biliyorum, çok ayıp. Ama dil konusunda çok sinirliyim o yüzden. Fransızca çok zorluyor. Önceden en ufak tek bir kelime bilgim olmadığı için çok zor oluyor. İngilizce de pratik yapsan da bir yerde tıkanıyor. Bakalım sonu ne olacak gerçekten merak ediyorum. Fransızca’ya kulak dolgunluğu için en az 6 ay veriyorum. Ondan sonra kelimeleri kusuyorlarmış sanmam. Şu an gerçekten üstüme kusuyorlar sanki. Böğürmeden konuş diyesim geliyor ama demiyorum. Çünkü dersem beni anlar. Çünkü Türk.

Yalçın’a gelirsek bu 36 günlük süreçte çok büyük zorluklar yaşadık. Hem de ne kadar zorlu anlatamam. Tepemin tası attığı zamanlar oldu. Tüm bağları kopartma noktasına geldiğimiz ve affedilemez cümleler kurduğumuz zamanlar… Sonra yine nasıl oluyor da bu adam kendisini bana affettiriyor anlamıyorum. Bir şey yapmasa dahi bir anda tekrar hayatımda buluyorum hem de eskisinden daha güçlü bir şekilde.

İşte bu 36 günlük sürecin sonunda çok güçlü bir şekilde birbirimize bağlandık.

Şimdi bu başlangıç olsun, diğer günler daha çok uğrayacağıma söz veriyorum.

Kendimi affettirmek için şarkı bıraktım size.

Bir de Yalçın’da blog açmış. Paylaşacağım sizlerle, biraz daha yazsın da öyle paylaşayım diyorum. Çünkü aylar önce açtığı bloga anca yazı yazdı ve şimdi yine hevesi geçip yazmayı bırakabilir. O yüzden önce bir yazsın, sizlerle paylaşırım. 🙂

İlk Gün Heyecanı.

restaurant

 

Hala ne ara karar verdim, ne ara her şey hazır oldu ve asıl ben ne zaman buraya geldim tüm bağlantıyı kaçırdım. Sandığımdan ya da diğerlerinin beklediklerinden çok çabuk oldu her şey. Bazen her şey olacağını varır dememin sonucunda böyle bir sonuç beklemiyordum doğrusu.

İstanbul’dan İzmir’e uçtuğumda da her şey net değildi gözümde. Hala sanki yola çıkmamış gibi hiç heyecanlı değildim. Adnan Menderes’te pasaport kontrolünden sonra tuhaf olmaya başladım biraz. Sonra havalimanında çok tatlı Türk kadınlarıyla tanıştım. 2 de bebek sevdim saatlerce. Böyle hala değişiklik hissetmiyordum. Hatta öyle ki faturalı hattımı faturasıza uçağın kalkmasına yarım saat varken çevirdim, birçok şeyi son dakikalarda yaptım. Böyle de hızlı oldu her şey.

Basel uçağına bindim. Hani böyle içimde kıyametler falan kopması lazım ya zerre bir şey yok. İlk başta Ege gözlerimin önünde süzüldü. Bir süre sonra Aman Allah’ım o ne güzel bulutlardı öyle. Bir de geç bir saat olduğu için güneşin batışı tüm bulutları kıpkırmızı yaptı. Gerçekten enfesti. Sonra inişe yakın, evet şimdi yaklaştık sanırım dedim ve bir heyecan aldı beni.

Fransa’dan benim ile iletişimde olan kişinin ki bu kişi Ayben oluyor, seni 8’de karşılamaya gelecekler dedi. Ama benim inişim 9’du. Aha dedim işler karışacak. İndim, her yer karanlık tabi. Pasaport kontrole doğru ilerledim. Pasaport kontrolde bir zencide sıkıntı yaşandı, o yüzden beklemek durumunda kaldık. Sıra tam bana geliyor bir şey oluyor, iyice gerildim o sırada. Aha dedim ne yapacağım. Sonra İsviçre tarafındaki kontrole yönlendirdiler, onlar da çok soğuk ve ters çıktı. Direkt tersleyerek Fransa çıkışına gitmek zorundasın dedi. Hayır, benden öncekileri geçirdin bana niye böyle yapıyorsun diye hesap da soramıyorsun.

Yine gittim diğer tarafa tabi bu süreçte uçaktan inip pasaport kontrolünü tamamlamayan neredeyse kimse kalmamıştı. Tek tük bir iki kişi geliyor hızlıca geçiyordu. Sonunda Fransa tarafından pasaportumu alıp baktılar birkaç soru, parmak izi ve detaylı yüzümü inceleyerek mührü bastılar. O mühür bir an hiç basılmayacak sandım. Pasaportumu alıp bavullarımı beklemek için ilerledim. Bu sırada uçağı bekleme sürecinde tanıdığımız kadınlardan biri çok komik bir hâldeydi. Bornoz takımı almış bavulundaymış ama paket halinde olunca kargo kısmına almamışlar, el bagajı olarak vermişler. Uçağa binmeden baya uğraştı, kartonları çıkardı poşetin bir kulpu koptu derken inişte poşeti kucaklamış ilerliyordu. Bir de bir ara arkasında kimse yoktu, o kadar komik bir görüntü vardı ki kahkahayı bastım. “Yılın rezilliğini yaşıyorum yemin ederim.” diye isyan ediyordu.

Konuşa konuşa bavullarımızı bekleme yerine geldik. İçimde hep bir endişe bavullarım kaybolacak ve ben olmayan Fransızcamla bavul kaybımı nasıl anlatacağım derdindeydim. Ya kimse İngilizce konuşmazsa “dadasdasdadas” diye kendime alttan alta verdim gerilimi. Yine uçağa binmeden önce tanıştığımız üç kadın; iki tanesi çok genç ve bir de 2 tane daha yeni yaşına girmiş bebekle yan yanaydık. Onların bavullarının çoğu gelmişti ama ben “aha kayboldu” dedikçe “bavul sağlam gelmez ama kaybolmaz merak etme” dediler.

Bu sırada uçağın 8’de ineceğini düşündüğüm için Türkiye saatiyle 9’dan beri babamlar arıyordu. En sonunda mesaj attım. Uzun bir bekleyiş sonunda ilk bavuluma ve ardından da diğer bavuluma kavuştum. Derin bir oh çektim ve hiçbir şekilde kırılmamıştı. Bavulları alıp çıkışa doğru yürürken aslında en büyük korkum beni kimsenin karşılamaya gelmeyecek olmasıydı. Uçak biletimi onlar almıştı, her şeyi biliyorlardı o yüzden ben de yola çıkmadan önce uçağa biniyorum diye mail atmadım. Neden atmadığımı ben de bilmiyorum ama atmadım işte. En son 2 gün önce mailleşmiştik, işte bu yüzden içimde bir korku vardı. Telefon numarası vardı ama telefonumun şarjı bitti bitecekti.

Çıkışa ulaştım ve kimsenin elinde adım yazmıyordu. Ayy iyice panik oldum. Hatta ayy ben bayılacağım galiba diye içimden bunu geçirdim. Yalnız ben içimde bunları yaşarken dışarıdan çok soğukkanlıydım. Bunu nasıl yapıyorum bilmiyorum ama ölüyordum yahu meraktan ama ıhhh tek belirsiz bir ifadem yoktu. Ellerinde isim yazan insanları geçtim ve hatta onlardan uzaklaştım.

Kimseler yok! Hiç kimse.

İsviçre’deyim ve hava karanlık. Fransa’ya nasıl geçeceğim? Hadi onları geçtim elimdeki bavullar?! Ben bu düşünceler içindeyken ellerinde kâğıtla bekleyen tarafa biraz yaklaştım, nedendir bilmiyorum ama bir Türk gözüme ilişti ve elindeki kâğıda eğilip baktım. Beklemekten yorgun düşüp artık her gelene kaldırılmayan o kâğıdı gördüm! Taa taaa taaam. İşte adım ve soyadım karşımda bana bakıyordu. Hemen merhaba deyip tanışma faslından sonra arabaya geçtik.

Fransa’ya kadar tabi ki eve bırakana kadar da Türkçe konuştuk. Yollar evet farklıydı ama kendimi çok kötü hissetmedim, sonuçta çalışacağım kurumda çok fazla Türk vardı. Bu arada Muhammet’in verdiği bilgilere göre Strasbourg’ta akşam 9’dan sonra açık yer bulmak biraz meseleymiş. Dediği gibi sokaklar boştu, pek insan yoktu. Hatta birkaç üniversiteli dışında kimseleri göremedim.

Ve bir yemek faslından sonra eve geldim!

O nasıl bir muhteşem bahçe, şöyle düşünün dört tarafı evlerle çevrili ve ortasında kocaman bir ağaç. Büsbüyük böyle. Ona baktıkça salıncak kurup sallanasım geldi.

Saat geç olmuştu ama geldikten sonra da Ayben saatlerce bilgi verdi, sorduğum her soruyu da detaylıca anlattı. Cinzia ile tanıştık. Şu an her şey yolunda!

Ayrıntıları ilerleyen günlerde aktaracağım.

Bugün biraz işlerim var ve şu an evde net yok. Bağlanınca yayınlayacağım için bu burada böylece kalsın.

11 Eylül.