bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

Bu Kafa Hangi Kafa?

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=xAQujI-pu38?hl=en"><img src="https://i0.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

Her zaman insanın kendisini dinlemesi gerekir.

Fiziksel olarak çok sakin günler geçirsem de şu sıralar beynim çığlık atıyormuş. Ben de sanki bilinçli olarak kulaklarımı kapatmışım. Sonra nasıl olduysa yine feryat figan işittim. Bak hatta şu an kilisenin çanları çalıyor. Her yer sanki subliminal mesaj veriyor. Tamam aldım ben mesajı.

Bilirsiniz, yapmam gereken birkaç seçenek bir şey varsa ben de hiçbir şey yapmam, yapamam. Şu sıralar hayatıma yön çizmesi için yapmam gereken önemli şeyler var. Ama yine bilirsiniz ki hayatımızın hiçbir döneminde bitmez bu yapılması gerekenler. Yoksa mazallah yön veremezsiniz, hayat kontrolünüzden çıkar, ne yapacağınızı bilemez hale düşersiniz. İyi, daha iyi, çok daha iyi olmak için bu yapılması gereken önemli şeylerin yapılması gerekir.

İşte tam bu noktada yapılması gereken önemli şeylerin kıçına tekmeyi basıp bugün kendimi dinlemeye niyet ettim. Ofise gitmedim, uyandığım halde yataktan kalkmadım. Kalktıktan sonra da bir kahvaltı tabağı hazırlayıp odama gelip açtım bir filmi, geçtim karşısına. Kahvaltı tabağı dediysem buradaki sevdiğim kraker ekmeklerin üzerine peynir ve nutella sürüp onları tabağa dizdim. Bir de karışık  meyve çayıyla taçlandırıp güzel bir öğün sundum kendime.

Odamı topladım ve mumları yakıp attım kendimi yine yatağa. Şu son haftalarda Kindle’dan uzak kaldım. Tanpınar’ı suçlamak istemiyorum ama « Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden sonra boğuldum, nefes alamaz oldum. Hatta kendimi Tanpınar’a ihanet etmiş gibi hissettim. Bu yüzden de uzak durdum. Sonra geçenlerde bir arkadaşın gönderdiği kitapla geri dönmenin tam zamanı kızım Tuğba dedim. İnce bir kitap, yeni ve genç bir yazar ama insanın içine oturan cümleler var. Öyle baya okudum onu. Belki saatlerce…

Büyük mumlarından biri bitmek üzere, diğeri de bitmeye yüz tutmuş. Ortanca üç tane mum ise hala gücünü koruyor. 

Kış günlerim için vazgeçilmez bol tarçınlı sahlebimi elime aldım. Bugün hava hem kapalı, hem yağmurlu hem de nasıl desem insanın uzaklarını sızlatıyor. Sahlep böyle bir günde yanımda olmalıydı.

Yanımdasın değil mi?
Duymuyor sesimi.
O mu?
Hiç.

Kendini dinle sevgili okuyucum. Kimse dinlemesin, sen dinle.

Ve unutma, kendi haline bırakılan hiçbir şey düzelmez. Odanı kendi haline bıraktığında ne hale geldiğini görüyorsun. Kendini de kendi haline bırakırsan sonucunu biliyorsun.

 

Burundan Nefes Almak İptal!

hasta

Aslında bu fotoğrafı koymayacaktım. Bir yerlerde görmüş olduğum bir fotoğraf vardı onu koymak istiyordum ama bulamadım. Kırmızı battaniyeye sarılmış bir yandan burnunu çeken ve bir yerden sıcak içeceğini içen bir kadın fotoğrafı… Evet dün akşamki halim tam anlamıyla buydu. Ekstra olarak kupa bardağım da kırmızıydı.

Günlerdir hastalıktan sürünüyorum. Sürünmek ama ne sürünmek. Perşembe sabahı gözlerimi hasta olarak açtım. Gecesi oluk oluk burnum kanadı, sabahı yine burnum kanadı. Ofise gittim tabii ki pek bir şey yapmadım. Hatta hiçbir şey yapmadım. Kanayan burnum ve yaşaran gözlerim neticesiyle eve gönderildim. Eve gelirken gözlüklerimi aldım. Evet evet artık gözlük kullanıyorum. 1 numaralı miyopum artık! Bu da hayırlı olsun. Sonrası allak bullak.

Gün o gündür günlerden Pazar akşamı ben hala iptal vaziyette yatağımdayım. Sıkıntıdan izlediğim seri filmleri tekrar izledim ve arşive yeni birkaç Fransız filmi ekledim. Ama ben hala burnumdan nefes alamıyorum. Tabii bu süreçte baba ocağından ve anne kucağından çok uzakta olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak kendi kendimin doktoru ve bakıcısı oldum. 

Baba ocağından ve anne kucağından uzakta hastaysanız size yapılacak birkaç tüyo verebilirim. Öncelikli olarak sakin olun, önceki hastalıklarınızda da yalnızdınız şu andada. Bütün bir gücünüzle kalacağınız oda dağınıksa toparlayın. Dağınıklık ve varsa toz hastalığınızı daha da ileri boyuta taşıyacaktır. Göz bunalması diye de bir şey var. Onu da ben açıklayacak değilim size. Nerede kalmıştık? Odayı toparlıyoruz.

Odayı topladıktan sonra çok yoruldunuz bu yüzden hemen güzel bir ılık duş alıp dinleniyorsunuz. Canınız yemek yemek istemiyorken bir de yemek hazırlamak zorunda olduğunuzu düşündüğünüzde üstünüze karabasanlar basıyor. Ancak bir şeyler yemek ve hiç olmazsa bir ağrı kesici içmelisiniz. Tabii burada sizlere ne güzel ilaçlar kullandığımı söylemek isterdim ama diğer tedavim dışında hiçbir ilacım olmadığı için ben sadece ağrı kesici içebildim.

Bir şeyler yedik, ağrı kesiciyi içtik ve uzanmaya devam ettik. Sıkıldığımız için film ya da dizi ya da oyalanacak lanet olası bir şey açtık. Yaptığımız hiçbir aktiviteden zevk almayacağız. Önce bunda bir anlaşalım. Sadece zaman geçirmeye çalışıyoruz. Bu süreçte iyileşeceğinizi sanırken daha da kötü olacaksınız. Burundan nefes almak tamamen iptal olacak. Çeşit çeşit yöntemler denemiş biri olarak hiçbirinin işe yaramadığını söylemekte fayda var. Ama bir çay bardağına iki çay kaşığı tuzu koyup burna çekmek biraz olsun rahatlatıyor. Sonra buharla birlikte sucak duş almak orta düzeyde sizi rahatlatacak. Yine kötü olacaksınız. En iyisi uyuyayım diye düşüneceksiniz. İşte şimdi asıl tüyo burada. Burnunuzun genelde biri tıkalı olur. Ben ikisini tıkalı düşünemiyorum zaten. Her zaman biri daha fazla zorlar.Eğer yatarken kapalı olan burnunuzun tarafına değil de açık olan burnunuzun tarafına dönüp yatarsanız burnunuzdan biraz daha rahat nefes alabilirsiniz. Hatta bir an açıldığını bile düşünebilirsiniz. Böylece uykuya dalabilirsiniz. Umarım siz de benim gibi tersime dönünce uyuyamayanlardan değilsinizdir. Çünkü ben ne kadar ters olarak uyusam da gece bir şekilde kendi yönüme dönüyorum ve o burun yine tamamen iptal olup beni uyandırıyor.

2 gece ve tabii ki devamı olarak gündüzleri kanayan burnum Cumartesi günü ve gecesi kanamadı. İş bu noktada üst paragrafta açıkladığım terse dönünce tamamen iptal olan noktada düğümleniyor. Nefes alamıyorum diye çıldıra çıldıra gece 4’te uyandım. Kortizonlu spreyi günde en fazla 2 kere sıkmam gerekiyordu. Ben ne kadar o 2 kereye uymasam da ağır olan o ilaç bile bana mısın demiyordu. Ayrıca bütün ilaçlarım kortizonlu. Doktorlara lütfen bir kortizonu daha bedenim kaldıramayacak desem de dayıyorlar kortizonu. Yıl sonuna bir dünya olarak girip yanında tansiyon ve şeker hastalığını da götürecek gibi görünüyorum.

Ara veren burnum bugün yine tam gaz devam ediyor. Kanıyor da kanıyor. Evet nedeni kuruluktan ama griple birleşince sancılı bir süreç geçirtiyor. Şimdi yukarıda kendi kendimin doktoru olduğumu ilan ettiğim için hemen şöyle bir hastalık geçmişime göz geçirdim. Müjde alerjik rinit!

Yine de bütün hafta sonumu içtiğim karışımla hafiflettim. Bir de günde 2 litre su tükettiğim için çok faydası oluyor. Lipton’un nane limon çayına balı, karabiberi ve limonu sıkıp güzelce karıştırdım. Acı acı iki saatte bir içtim. 4 günün sonunda en azından bloga girip bir şeyler yazabilecek kadar iyiyim.

Yalnız başıma hastayken bile ayaktayken bazı saygısız insanların hayatımda hiç yeri olmadığına böylece karar verdim. Bir de bazı insanlar iyi ki var.

Steve Geri Döndü!

Screenshot_1

2011 yılında Amerika’da yayınlanmaya başladığı andan itibaren en yüksek reytingleri elde eden ve bütün eleştirmenlerin gözdesi olan Shameless elbette bizim de gözdemiz. 🙂

4. sezonun bu kadar izleyenler tarafından mutsuz bir şekilde izlenmesi bütün umutları 5. sezona biriktirdi. Nitekim 5. sezon başladığından beri izleyenler nefeslerini tutarak bölümleri izlemeye geri döndü. 4. sezonun mutsuzluğunu geride bırakan izleyenler tamamen o bölümleri unutarak eski heyecan dolu günlere geri döndü. Geçtiğimiz akşam ise sezonun 5. bölümü ile tüm izleyenleri etkilemeyi başardı.

3. sezonda bir ara ortalardan kaybolan Fiona’nın en büyük ve tek aşkı Steve (Justin Chatwin) 3. sezonun finalinde zoraki olarak evlendiği İspanyol karısının mafya babası tarafından zorla alıkoyularak bir gemiye bindirildiği gösterilmişti. Gemiye öleceğini bildiğini ima eden Steve son kez aşkı Fiona’yı arama talebinde bulunmuştu. Steve’i son gördüğümüz sahne buydu.

Koskoaca 4. sezon Steve’siz geçmişti. Amerikan eleştirmenlerinin 4. sezonun bu kadar çok izleyici tarafından tepki almasının kaynağında bunun yatabileceğini vurgulamıştı. Nitekim senarist ve yapımcı da aynı kanıya varmış olacak ki varlığını unuttuğumuz Steve’i tekrar diziye döndürmeye karar verdiler.

5. sezonun ilk bölümlerinde Steve’i sadece birkaç dakika karısının yanında Fiona’yı izlerken görüntülendi ve ardından karısının her gün Fiona’nın çalıştığı cafeye gelip Fiona’nın müşterisi olarak konuşmayı sürdürdü. Buradan Steve’in diziye döneceği belliydi. Geçtiğimiz günlerde de Emmy Rossum instagram hesabında Steve ile birlikte bir set fotoğrafı paylaşmıştı. Bunun üzerine takipçileri de 5. bölüm öncesi böyle bir şeye hazırlıklıydı.

Fiona’nın beklenmedik bir anda yeni sevgili oldukları Gus ile evlenmelerinin ardından birçok eleştirmen Gus ile ilgili birçok şey yazıp çizdi. Gus’ın kimliğini gizlediğine dair komplo teorileri üretildi de üretildi. Fiona’nın evlendiğini öğrenen Steve 5. bölümde karısıyla birlikte cafeye Fiona’ya geldiğini haber verirken, Fiona’nın parmağındaki yüzüğü dikkatlice incedi.

Ne yapacağını bilemeyen Fiona iki arada bir derede kalarak Gus ile olan mükemmel ilişkisini de mahvetme yolunda ilerleyecek bence. Steve yüzünden birkaç kez hayatı alt üst olan Fiona’nın hayatı tam anlamıyla yola girmişken yine Steve yüzünden hayatı karışacak. Yine de Steve’siz geçen bir sezon hiç verimli değildi. O yüzden bütün karışıklığına rağmen hoşgeldi Steve.

Capitale De Noël!

_MG_8291

Nasıl olsa artık düzenli yazmıyor, o yüzden bakmaya gerek yok deyip ama sonra rastgele tıkladığında bu yazıyla karşılaşan okuyan sana da merhaba.

Üzerinden çok geçmiş olmasına rağmen bir türlü yazmanın kısmet olmadığı yazılarımı yazmaya karar verdim. Her şeyi erteleyin ama sakın yazmayı ertelemeyin dostlar. O günün heyecanı ne yazık ki bırakın aylar sonrasını günler sonrası bile kalmıyor. Heyecanımı size aktaramayacak olsam da ne ettim, ne yaptım şöyle güzel bir şekilde Capitale De Noël‘i anlatayım istedim.

Noel’in başkenti olarak kabul edilen Strasbourg’taki Noel Marketi Avrupa’nın en eski pazarlarından kabul ediliyor. Sanırım bu yıl 1000. yaşını kutladı. Dünya’nın her yerinden turistler şehre akın ediyor. Şehir Kasım ayında bir süsleniyor, Ocak ayının ilk haftasına kadar rengarenk kalıyor. Market ise Kasım ayından yılbaşına kadar açık ve canlı kalıyor. Şehrin çok iyi bir konumunda yer alan evimiz bize âdeta zevkten dört köşe olma hakkını veriyor.

İlk defa yılbaşında yurtdışında olmakla beraber bir de böyle köklü kutlamaların yapıldığı şehirde olmak daha bir başka oldu. Her yıl Noel Marketi’ne bir ülkeyi konuk eden Strasbourg bu yıl Belçika’yı konuk etmiş. Bir bölgede tamamen Belçika’ya ait satışlar gerçekleşiyordu. Bira stantları, çikolata stantları ve asıl en iyisi de patatesçisiydi. Yediğim en lezzetli patatesler kesinlikle Belçika patatesiydi.

Şehrin her yerinde rengarenk stantlar kurulmuştu. Her bölge ayrı güzel, her bölge ayrı bir estetiğe sahipti. Genel olarak sınıflandırma da vardı. Yiyeceklerin olduğu bölgeler, el sanatları, kıyafet, aksesuar bölgeleri gibi birkaç bölüme de ayrılmıştı.

Noel Marketi’nin ilk açılışı törenlerle yapılıyor. Açılışa gittim ama gitmez olaydım. O kadar kalabalıktı iğne atsan desem iğne yere bile düşemezdi o kalabalıkta. Kaldı ki bulmasını siz düşünün artık. Görkemli bir açılış oldu ancak benim beklediğim keyfi bana vermedi. Buz gibi havada saatlerce o açılışı beklemem ve yapılan gösterilen beni tatmin etmemesi hoş olmadı. En güzel yanı ise sanırım Fransız ünlü bir popçunun belediye başkanı ile birlikte geri sayım yapıp düğmeye basıp bütün şehrin ışıklarını yakmaları oldu. Gerçekten karanlık olan şehir, bir anda rengarenk oldu. Bir de Noel Ağacı var, kocaman. Bir kez onun için geri sayım yapılıp yakıldı. O anlar çok güzeldi.

Ben de tabii ki sonuna kadar Noel’in keyfini çıkardım. Akşamları patatesimi yerken her stantta mutlaka olan sıcak şarabımı da içmeyi unutmadım. Ayrıca ücretsiz birçok etkinlik oluyor; konserler, tiyatrolar, sergiler. Bir akşam bizde bir kilise korosunu izlemeye gittik. Çok eğlendim! Gerçekten çok güzeldi. Bir akşam da Katedraldeki sergiyi gezdim.

Olur da önümüzdeki yıllarda ziyaret etmeyi düşünürseniz mutlaka uçak biletinizi ve kalacağınız yeri çok önceden ayarlayın. Çünkü o dönem fiyatlar çok yüksek oluyor.

Sizi fotoğraflarla baş başa bırakıyorum.

Au revoir!

Pazarsal Düşüşler

jvOpn5c

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=LA-r0pL85Tw?hl=en"><img src="https://i0.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

Güzel bir Pazar kahvaltısı yaptım bugün. Saatlerce toplamadım masayı. Biraz dışarıyı izledim, lapa lapa kar yağıyordu. Sonra ki baktığımda ise durmuştu. Keşke biraz da hayatımda yapabilsem bunu dedirten türden güzel bir temizlik yaptım.

Panjurları açtım boydan boya. Biraz gün ışığı ve biraz soğuk bazen insanı en çok kendisine getiren şey oluyor. Bir de kahve ve müzik eşlik ettiği zaman bir başka boyut oluyor. Şarap içmek isterdim o ise bir başka konu. Belki bir ara o konuya da gireriz. Neden olmasın?

Değişik şeyler yapıyorum şu sıralar. Sabahlara kadar araştırma yapıyor, yaptığım araştırmaları not alıyor, durmadan okuyorum. Uyumadan önce ise kesin olarak bir şeye karar vermiş olarak uyuyorum. Uyandığımda ise uygulamaya geçmenin zor olduğunu düşünüp hepsini rafa kaldırıyorum. Yaptığım bütün araştırmalar da gereksiz ve yersiz oluyor. Olsun demeyeyim öyle değil mi? Kendime yeni bir hobi edinmiş gibi düşüneyim.

Tabii diğer hobimlerime gelince hepsi kendi halinde. Sıhhatlerinin iyi olduğunu düşünüyorum. Ben mi? Havalar artık gülmeye başlasa da ben artık biraz koşsam diye resmen gün sayıyorum. Koşup koşup bu şehir yuvarlak ya çok ilginç diye her seferinde şaşırmak istiyorum. Küçükken de küçük bir krosçuyken çeşitli şeylere şaşırırdım. Mesela toprak ayağımın altından kayıp giderken sonsuzluğun vermiş olduğu hissin büyüsü oldukça ilgimi çekerdi. Daha çok koşmayı da bu şekilde başarıyordum sanırım. Şimdi biraz koşunca tıkanıyor, nefes almak da zorluk çekiyorum.

Geçen ay Çorlu’ya gittiğimde çocukluğumun geçtiği sokakları ve okuduğum okulları gezdim. Aldığımız kupanın karşısına geçtim ve şöyle bir baktım. Hocamızın o zaman yazdığı bütün rakamları o kadar dikkatli izlemiştim ki o zamandan beri önemli tarihleri onun yazı stiliyle yazdığımı o an fark ettim. Ne çok geçmiş zaman.

Çocukluk arkadaşımla karşılaştım. Tanıyamadık tabii birbirimizi. Sonra nasıl olduysa yok artık diyerek birbirimize sarıldık. Onu tanıyamamış olabilirim ama parmağımda bıraktığı yara izini unutamam. Saatlerce oynadığımız aksiyon dolu oyunları andık durduk. Her şeyin temelinde yakalamaç varmış. Çocuklar neden bisikletli yakalambaç oynar diye durduk ve birbirimize ciddi ciddi sorduk. Tanıdığımız bildiğimiz kim varsa hepsini güzel güzel andık.

Evlenip çoluk çocuğa karışanları ise imrenerek andık. Yani ben öyle andım. Kendisi de yaza düğün yapıyormuş sonuçta. Nasıl şaşırıyorum böyle evlilik kararları alınmasına anlatamam size. Ben acaba şunu şuraya mı koysam diye bile aylarca düşünürken böyle ciddi bir konuda hayat ya hayatların ortaya koyulduğu bir durumda nasıl böyle birden kararlar verebiliyorlar anlamıyorum. Annem çok düşünme karar kendiliğinden veriliyor dedi. Benim gibi neredeyse hayatın kulaklarından tutup tavana asma cüretinde bulunan kontrolcü kızına düşünme ve bırak diyor.

Bıraktım dostlar.

Hayatı da bıraktım, zamanı da kendimi de. 

Su aksın beni de yolunu da bulsun. 

Ne Diyorduk Maria?

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=2bosouX_d8Y?hl=en"><img src="https://i0.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

Uzun zamandır dinlemedim bu şarkıyı. En son müzik blogum kapatılmadan birkaç gün önce dinlemiştim. Yine bir geceydi ve ben yine büyüsüne kapılıp gitmiştim. Şimdi izlediğim bir dizinin bir sahnesinde daha girişinden tanıdım. Böyle yine biraz parça parça oldum. Şarkıyı dinlemek için sahneyi geri aldım. Sonra da yoo yoo dinlemeyeceğim dedim.

Sonuç bu! Saatlerdir dinliyorum. 

Bu şarkıyla beraber müzik blogumu ne kadar çok özlediğimi anladım. Bütün arşivimi orada gizlemek, istediğim zaman playliste almak ve sevilen eş dostla paylaşmak… Hiç kopamayacağımı düşündüğüm şeylerden ne olduğunu bile anlamadan kopmuş ve parçalanmış oluyorum. Zaman geçiyor, bizler değişiyoruz ve bu değişime farkında olmadan alışıyoruz.

Eski bloglarım ve bu blogumla birlikte bütün değişimleri birlikte yaşadık. Bakıyorum da bu blogumun doğum günü yaklaşıyor. Erken doğum günü hediyesi olarak bu şarkıyı buraya yerleştiriyorum.

Bütün kıymet bilenlere de armağan olsun bu şarkı.

Kalbimle. 

Kindle Keyfi

How-to-Rent-Kindle-Library-Books-That-Never-Expire

Düzenli olarak okumaya fırsat bulamasam da kitaplığım benim varlığımmış. Bunu öğrenmem için böyle bir tecrübe gerekliymiş. Fransa’da kitaplarım yanımda olmadan kendimi yalnız ve mutsuz hissediyordum. Ne yapsam diye düşünürken aklımda şimşekler çaktı.

Kindle…

Bir arkadaşım vaktiyle Amerika’dan Kindle siparişi verdiğini ve yararlarını uzun uzun blog yazısında geçen yıllarda anlatmıştı. Aklıma hemen o geldi ve onunla uzun uzadıya bu konuştuk. Bir kâğıtsever olarak en büyük korkum o zevki alamayacak olmamdı. En başta ben aynı şey değil, aynı duygu değil hem Türkiye e-kitap sektöründe gelişmiş değil diye kendime birçok neden sıralıyordum. Sonra şartlar beni Kindle araştırmaya sevk etti.

Öncelikli olarak ihtiyacımı belirlemeye çalıştım. Ben kesinlikle ışıklı istediğime karar verdiğim için ve uygun fiyatlı bir şeyler aradığım için Paperwhite sürümünde karar kıldım. İyi ki böyle bir karar vermişim. Gerçekten kararımdan dolayı hiç pişmanlık yaşamadım. Kindle hayatımda birçok şeyi değiştirdi.

Yayınevlerinin basımı nedeniyle birçok kitabı okuyamıyordum. Gözlerimi yoruyor ve çok çabuk dikkatimi kaybediyordum. Kindle ile buna bir son verdim. Özellikle klasik kitapları bir çırpıda okumamı sağladı. Akşam ışığı kapatıp yatağın içine girip Kindle’da kitap okumaya başlayıp bitirmeden uyuyamaz oldum.

Ben çok araştırdım. Gerçekten alana kadar şunu mu alsam, bunu mu alsam, ama buna o kadar para verilir mi diye kendi kendime sordum durdum. Eğer aklınızda Kindle almak varsa hiç düşünmeyin alın diyebilirim.

Okuduğum kitapların da incelemesini bir ara yapmayı düşünüyorum. Ama hangi ara yaparım bilmiyorum. Son dönemlerde iyice buraları boşladım. Duyan da vaktim yok sanacak. Halbuki sadece yazma isteğim yok. Az önce Halide Edip’in « Vurun Kahpeye » kitabını bitirdim. O kitapla ilgili de diyecek çok şey var aslında. Yazmaktan çok okumaya verdiğim şu günlerin tadını çıkarıyorum.

Okunacak satırlar, çizilecek paragraflar ve düşlenecek kitaplar var. 

Sonra Neler Yaptın Tuğba?

noel

Bazen çok şey biriktiriyorum. Onu mu anlatsam bunu mu anlatsam derken hiçbir şeyi anlatamıyorum. Öylece o günler geçip gidiyor. Ama en azından Noel’in ilk başları kaçıp gitmesin diye buraya not düşeyim istedim.

Fransa’ya geleli yarın tam 3 ay  oluyor . Kocaman bir 3 ay. Zaman nasıl çabuk kadar geçti anlamadım bile. Her şey hızlıca gelişti ve bir baktım buraya geleli 3 ay olmuş. İnsan şaşırıyor.

Geçen hafta itibariyle tüm şehri ışıklar sardı sarmaladı. Noel’e hazırlanıyoruz. Ben de daha çok yeni yıla… 2014 tam istediğim gibi geçmedi nedense. Halbuki bu yıl ilk defa başka bir ülkedeyim. Ama işte bazen sevmeyince sevemiyorsunuz. Bu yüzden ben de yeni yıldan bütün umutlarımı, isteklerimi ve hedeflerimi daha geçen ay dileyip yeni yıla kadar hazır olmasını istedim. Yılbaşında hepsini isteyince yetişmiyor malum.

Geçen hafta Noel Marketi’nin açılışına gittim. Açılış benim için çok vasattı. Türkiye’de bir şeyin açılışı varsa çılgınca şeyler yapıldığı için kuru bir dans ve orkestrasız şarkı tatmin etmedi beni. Bugün de öğrendiğime göre o dans kıyafetleri Alsace bölgesine özgüymüş. Ama emin değilim. Yani kırmızı ve beyaz rengin noelden geldiğini düşünmüştüm. Ama bir bölgeye özgü olabilecek nitelikte bir elbise olduğunu düşünmüyorum.

Açılışta binlerce insan vardı. Yerinden kıpırdayamıyordun bile. O kadar kalabalıktı ki sahneyi de sinevizyonlardan izleyebildim. Sonra zamanı geldi ve düğmeye bastılar. Düğmeye bastıkları an bütün şehrin ışıkları yandı. Çok güzel bir manzaraydı. Daha sonra ise yine bir düğmeye basarak en büyük Noel ağacının ışıklarını yaktılar.

Cuma akşamı da Ayben ile Noel Marketi’ni gezdik bol bol. Sıcak şarabın tadına bakıp enfes Belçika patateslerinden yedik. Hala denemeye fırsat bulamadığım kokusu çok güzel olan bitki çayı aldık. Noel Marketi’ni gezdikten sonra Protestan Kilisesi’ndeki Noel Orkestrasını izlemeye gittik. Fransızca, Almanca ve Alsace diliyle şarkılar ve ilahiler dinlenmeye değerdi.

Bu hafta da fotoğraf çekeceğim bol bol.

 

Özlemek Aslında Biraz Da Dokunamamak…

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=CxbbdobrVro?hl=en"><img src="https://i0.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>
.
Aslında çok zormuş.

Hiç de öyle sanıldığı gibi kolay değilmiş. 

Geldiğimden beri devamlı telefonda görüşüyorduk ama skype yapmak bir türlü kısmet olmamıştı. Tartışmalar, kavgalar gürültüler alışma sürecinde eksik kalmıyor ki bir türlü. Bugün artık skype da oldu. İyi mi oldu kötü mü oldu hiçbir zaman bundan emin olamayacağım. Emin olduğum tek bir şey var; içimde ne kadar çok biriktirdiğim ve gizlediğim şeyler varsa gün yüzüne çıktı.

Görüntülü konuşma yaparken önceliğim kendime bakayım, nasıl çıkıyorum, ayy saçım nasıl, şurası böyle mi diye defalarca karşımdakine bakmak yerine kendime bakardım. Hatta hepimiz bunu yapıyoruz. Ama bu sefer öyle olmadı. Gözlerimi kırpmadan saatlerce ekrana baktım. Gamzesini, gözlerini kırpışını, gülümseyişini… Hiçbir mimiğini kaçırmak istemedim ve o anları dondurmak istedim.

Ağladım ve sanırım ağlamaya devam ediyorum. 

Çok özledim. Gülümserken eğilip saçlarını karıştırmayı çok istedim. Tüm huysuzluklarına ve tüm huysuzluklarıma rağmen özlem bizi başka bir noktaya getirdi. Bilmiyorum belki Türkiye’de olsam, belki yanında olsam bu kadar yoğun duygular içinde olmazdım. Ama araya mesafeler girince o küçücük bir mimiği bile öyle değerli hale geliyor ki çıldıracak gibi oluyorum.

Ben konuşmadım, o konuşsun istedim. O anlatsın ben de öylece izleyeyim. Çok büyük sorunları vardı. Mutfağı savaş alanına çevirmişti. Ev ise bıraktığım ev değildi. Her yer darmadağın olmuş ve canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. İşte o an sarılıp uyumalıyız dedim içimden. O ise anlatıyordu, komşulardan bahsediyordu. Emin değilim o arada bir şeyler daha anlattı ama ben de sadece onu izliyordum. Sigarayı tutuşunu, üfleyişini ve o ciddiyetini…

Kaç sigara yaktı bilmiyorum. Zaten ben gittiğimden beri salonda sigara içer olmuş. Balkona çıkmaya üşenirken azalttığı sigara iki katına çıkmış. Ama o kadar tatlıydı ki onu bile diyecek fırsat bulamadım. Kameranın ilk açıldığında birbirimizi gördüğümüzde o heyecanı düşündüm. Neredeyse bir sigara da benim için iç diyecek noktada olduğumu fark ettim. Bir yandan gözlerimi siliyorum, bir yandan konuşuyorum.

İnsan tuhaf oluyor, her şey böyle eksik gibi. 

Yeni bir şey denediğim zaman aklıma geliyor. Yeni bir şeyler denemediğim için hep kızardı. Şimdi bu halimi görse çok mutlu olurdu diye düşünüyorum. Beğendiğim ne varsa da onun görmesini, tatmasını, duymasını istiyorum. Hiçbir şeyden istediğim o zevki tam alamıyorum. Onun ise tek sıkıntısı şu oluyor. « Yeni bir şeylerin içerisinde ya ben eskiyip gidersem… » Dile getirmedi ama anlıyorum. Bu yüzden daha çok elini tutmak istiyorum ama olmuyor. Teknoloji henüz buna izin vermiyor. Bilse ki ben hep yarım kalıyorum, belki o kadar endişe etmez.

Mesafeler belki de bize iyi gelmiştir diye düşünüyorum ama sonra mesafelerin Allah belasını versin, hani tüm kıtalar birbirine yakındı. Hani sınırsız tek Dünya projeleri diye küfür ediyorum.

Onu çok özledim, sevgili okuyucu.

Bunu dediğime şaşırıyorum ama o kavgalı gürültülü günlerimiz meğersem ne güzelmiş.

Benim düzenli olarak eşya toplama ritüelim, kapıları çarpıp çıkmalarım, şunun kadar değerim yok diye yakarışlarım, sonra onun sakinleştirmesi, affedişlerim, onun affetmeleri ve sonunda sarılıp uyumalarımız…

Öyle güzel ve değerliymiş ki insan hepsinin kıymetini gerçekten elinden yitirince anlıyor.

Çok özledim. 

Kendimi şarkılara vurdum.