bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

Eylül 2012 Arşiv

Geçmişe Yolculuk

mektup

Çok zaman geçmiş olabilir. Üzerini bir toz birikintisi kaplamış olabilir. Hatta o ilk aldığın anı hiç hatırlamamış bile olabilirsin. Sonra biraz hafızanı zorlayınca iç çekerek okumaya başlarsın.

Geçen gün odamı yerleştirirken elime geçen küçük notlarımı ve mektuplarımı haftasonu göz gezdiririm diyerek el altına bir yere koymuştum. Bugün de hepsini avcumun içine aldım. Çok eskilerden günümüze doğru şöyle bir göz gezdirdim. Çok keyifli olanları da vardı, çok hüzünlü olanları da… Bazılarını ayıkladım.

Hatırlamak istemediğimiz şeyleri çok güzel bastırabiliyoruz; bunu hepimiz iyi biliyoruz. Evet, çoğu şey ayaklarımıza dolanıyor ama geçmişte içimizi sızlatan çoğu şey gelecekte tebessümle anılabiliyor. Bugün bir kez daha yaşadım. Hazır sonbahara girmişken ben de ne varsa geçmişimde şöyle bir dökeyim dedim.

Bizim dönemimizde derste mesajlaşmaktan çok notlaşmak vardı. Öğretmene ve bir başkasına yakalanma korkusuyla yazılan o hareretli notlar şimdi nasıl da sevimli geliyor gözüme. Mesajlaşmak da neymiş dedirtiyor insana. Elden ele uzatırken “ya notu okursa” korkusunu yaşarken yine de sahibine ulaştırmaları için sevimli ve endişeli gözlerle bakardık.

Başka bir zarfı açtım.

“Avustralya’dan açıklıyorum. Ehh yetti be geliyorum. Hatta mektuptan önce geleceğim. Birazdan. Az sonra.”

Başka bir zarfı açtım.

“Berlin’i sevebilirdim ama ruhumuz Frankfurt diyor.”

Başka bir zarf.

“Seni özlüyorum. Çinli ev arkadaşım ile bu yüzden anlaşamıyoruz.”

Başka bir zarf.

“Bir gün kartpostal göndereceğim aklıma gelmezdi. Bu kartpostal en kırmızısından ve en huzurlu Paris’inden sana geliyor. Senin ruhunu bu şehir tamamlayacak biliyorum.”

Devam ediyorum.

“Yazmadım diye şikayet ediyormuşsun haberlerini alıyorum. Sınavlarım çok fazla. Haftaya Prag, Yunanistan ve sonra yanındayım. Sevdiğin sütlü çikolatayla geliyorum. Kahvaltıyı hazırla.”

Daha fazla devam edemedim. Demetin arasından sarı bir kâğıt dikkatimi çekti. Hemen hatırladım. Birkaç yıl önceydi. Gözlerimi açtım, kimse yok odada. Hava kapalı ve oldukça huzursuz günlerdi. Masadaki bilgisayara uzandım ve yine uyanır uyanmaz film izlemeye başlayacaktım. Ancak bilgisayarın kapağını kaldırınca bu notu bulmuştum.

Hala emin değilim ama çoğu zaman beni böyle şeylerin toparladığını düşünüyorum. Bitirdikten sonra koşup sarılmak istemiştim. Onun yerine ise yatağıma gömülüp son ses müzik açıp içimi dinlemiştim.

Çok samimiydi, içtendi ve gerçekti. Bu çok güzeldi.

Şimdi paramparça hayatlar.

Bir bakıma anlamlı.

Günaydın

Günaydın.

Biriktirdiğim yalnızlıklar eteklerimden dökülürken kalkıp da çay demleyeyim. Yalnızlığımı karşıma alır üç beş kelimenin belini kırarım. Olmadı tutar kulağından kapının önüne koyarım. Biz de işler böyle ilerliyor, işine gelmezse siktir git derim.

***

Gerçekten çay koymak için kalkıp ancak dönebildim buralara. Ya da tam emin değilim birden yağmur yağmaya başladı ve balkondaki çamaşırlara da koşmuş olabiliriz. Sonra da çayı koyduk ama pek yalnızlıkları oturtmadık masaya. Ne halin varsa gör dedim. Hatta ne halin varsa gör Tuğba diye de kızdım. Eylül’ün ilk yağmuru yağmış bunun tadını çıkartmam gerekiyor sonuçta.

Toplantım var 15 dakika sonra. İyi olmamak toplantıya gitmemek için yeterli bir sebepti benim için. Bugünü böyle pencerenin karşısında sahlebimi içerken şarkıların eşliğinde geçirmek istiyorum. Tarçınımız bitmiş olabilir, Hülya hepsini kek de kullanmış olabilir. Kek sevmeyen biri olarak bile lezzetli bir kek olduğunu söyleyebilirim.

Bol tarçınlı sahlep diyordum; sonbahar ve kış aylarının vazgeçilmezidir benim için. Hatta sahlep için defalarca kandırılıp saatlerce yol gitmişliğim vardır. Mesela teyzeme gideceğim, gel sana sahlep yapayım dedi. Belki Ankara’ya da kuzene giderim. O da yemekle kandırdı beni. Duyan da yemek yemekten başını kaldıramıyor sanacak. Halbuki öyle mi? Tekrar iştahsız günlerime geri döndüm. Hülya’nın ama yemiyor musun bakışları bile artık yemek yemek için yeterli olmuyor.

***

Jehan’ın yeni albümü ne kadar da hoş. Eylül günlerine yakışır naiflikte, içimizi sarıp sarmalayan cinsten tam yenilmek bir albüm olmuş. Dünden beri dinlemeye doyamıyorum. Uykuya dalarken çalıyordu, bir ara uyandım o ara yine çalıyordu. Üst komşularımız tatillerini bitirip döndükleri için ilk gecenin uzun sohbetlerini yaptılar. Ya da sabahtı bilmiyorum. Ama Jehan’ın sesi arasında; çenen kopsun İbrahim çenen dedim. Demedim değil. Sonra aslında kahvaltıya gideceğimizi hatırladım ama gitmeye de pek niyetimiz olmadığını fark ettim. Tekrar uyuduk.

Akşam oldu yahu. Ne yapayım odaya geçip yorganı üzerime çekip şarkılara mı sarılayım?

Belki bunu yapabilirdim ama en azından bu sefer Semih’in inancını boşa çıkartmamaya karar verdim. Ona örnek teşkil eden müthiş bir başarıya adım atacağım. Yani en azından deneyeceğim.

***

Sahlep yapmaya gidiyorum.

Ne kadar tatlıyım.

İçsel Hesaplaşmalar Manifestosu

Günah çıkartıyorum, bahar yapraklarını yavaş yavaş dökerken üzerime. Kendimi acımasızca cezalandırmamın ve bir adım bile ileriye gidemeyecek kadar tutsak olmamın bedelini ödüyorum. Her gece, her akşam, her gün doğumunda yeniden aynı acıları yaşattığım için en çok kendimi affetmiyorum. İçimde koca boşluklar açıyorum.

İçimdeki boşluğu müzikle doldurmaya çalışıyorum. Çoğu zaman hüngür hüngür ağlatan ve başka biri dinlediğinde o duyguyu alamadığı şarkılar biriktiriyorum. Kimsenin görmesini istemediğim yanlarımı, gece herkes yorganını üzerine çektikten sonra biriktirdiğim şarkılarla karşıma alıyorum. Öyle çocuk ki başını okşayıp “Bir gün tüm kırıkların canını acıtmayacak.” diyorum. Şefkatle o küçük kız çocuğuna sarılmak istiyorum ama geri bir adım atıyor. Hepsi senin suçun der gibi gözlerini gözlerimden ayırmadan bakıyor. Sarılabileceğim bir içim bile kalmadığını o zaman anlıyorum. Ahh Tanrım, hepsi benim suçum. Hepsi ne kadar da onun suçu.

Suçluluları suçlarıyla bir araya getirmeye kimsenin gücü yetmiyor.

Paralel evrende yaşadığımız duyguların seceresini küçük bir kız çocuğuna tutturduğumdan beri suçlarımı şurada bırakarak arkama bile bakmadan kaçmak istiyorum. Bir daha benden nefret ettiğini söylemesine izin vermek istemiyorum. Ben o kadar çok kendimden nefret ederken bir de onun küsmesini taşıyamayacak kadar zayıf olduğumu fark ediyorum. Zayıflıklarım yalnızlıklarımla doğru orantılı ilerliyor. Bu kadar büyümeden önce; o küçük kız çocuğu kadar küçükken hep bunun ters orantılı olacağını düşünürdüm. Tecrübeyle sabitleyerek öğrenebiliyorsun, düşünerek öğrenemiyorsun.

En azından şapkamı çıkartıp tüm her şeyi karşıma koyabilecek kadar hala güçlüyüm. Birazcık şefkate ihtiyacı olan içimin, sıkıntılarını siktir ederek af diliyorum. Artık geceleri daha sakin yaşıyorum; mesela uyuyorum. Bazen gecenin bir yarısında uyanıyorum, gözlerim de kalbim de hala onu arıyor. O zaman kendime küfür ediyorum. Önceden gece gündüz açık olan bilgisayarım artık daha sakin çalışıyor. Uykudan uyanınca birkaç şarkı eşliğinde uyumak için eski görevini tamamlıyor. Şarkılar içimi dolduruyor; bazen kanatarak bazen de öperek. Bir de mesela artık geceleri yazmıyorum. Aslında geceleri yazmayı özledim.  Karşıma geçip; geceler hep daha boktan bir hal alıyor, sabahları umut dolu cümleler kur dediğimden beri sabahları buraya gelip yazmayı deniyorum.

Bunların hepsi bizim için attığım güzel adımlar değil mi küçüğüm?

Otobüslerle Ciddi Düşünüyorum

15Şu küçücük merkezde bile defalarca nasıl otobüsleri karıştırdığımı ya da nasıl otobüs duraklarını gözden kaçırdığımı hatırladıkça vay arkadaş ya gerçekten bir sorun var diyorum kendime. Sen onca şehir gez kaybolma ama bu şehre gelince her yıl olaylar yaşa. Bunu nasıl başarıyorum inanın ben de bilmiyorum ama öyle dalgın olacak anılar biriktiriyorum ki her bir kaldırımda; aklım kayıp gidiyor.

Önceleri yani 3 yıl öncesine kadar otobüs kullanmayan bir öğrenci olarak; aman baba buradayım, aman kuzen şuradan al, ee beni kim bırakmak istiyor gibi laf salatalıklarıyla ömrümü sürdürürken ilk şehirler arası otobüs yolculuğumu 3 yıl önce yapmış oldum. Hatta ve hatta ilk trene de o yılın sonunda ben hiç binmedim ya diyerek binmiş oldum. Ben treni sevdim sonra treni kaldırdılar. Ne yazık bana…

Böyle böyle şehir içi ya da şehirler arası otobüs maceralarım o kadar çok birikti ki tek ben olamam değil mi bu kadar olay yaşayan diye kendime sorup durdum. İlk senemin, ilk haftasıydı bu dillere düşen maceramı yaşadığımda. Merkez küçük olduğu için ve yurdum merkezde olduğu için otobüs kullanmama pek de gerek kalmıyordu. Taksi her kaybolma hissine çözüm oluyordu. Ancak o zamanlar erkek arkadaşım bu şehrin dağ başında yaşadığı için ki şu an ben de burada yaşıyorum, hayat gerçekten çok garip. İşte o gün de arkadşalarına geçeceğiz. Zaten toplasan 2 kere yukarıya çıkmışımdır, onda da hiç yalnız değildim.

Otobüslerin nereden nasıl hareket ettiğini bile bilmiyorum. Daha ilk haftam yürüyüş yolunu keşfetmekten başka bir şey yapmamışım. Gelip alayım dedi ama onun gelmesi 40 dakika sonra tekrar 40 dakika böyle bir eziyeti uygun görmedim. Keşke görseydim dedim sonra, demedim değil. Bana şuradan bineceksin dedi. Tamam zaten şurası 5 dakika ne var yani. Ama gel gör ki sersem bana karşıya geç dedi. Meğersem karşıdakine değil, ilk adım attığım yerdekinden binecekmişim. Bunu 1 saat sonra anladık. Bir türlü yol bitmek bilmeyince isyan bayraklarını çektim ve sevgili otobüs şoförüyle konuştum. O zamanlar bu şehirde mesela 5 numarasaysa 3 tane farklı güzergahlara giden 3 numara vardı. Böyle bir karışıklık mevcuttu. İşte bu da o taraftan inen, yan ilçeye gidecek olan hatta oradaki bir dağı tırmanacak olan ve sonra tekrar merkeze dönecek olan ondan sonra benim gideceğim yere gidecek olan otobüs hattıydı. Şimdi merkezden benim gideceğim yer 40 dakikaysa kalanını siz hesaplayın işte. Ne kadar yolculuk ettiğimin saatini tutamamıştım. İneceğim dedim, sevgili adam indirmedi. Eğer inersen ve burada bekleyecek olursan yarım saat beklemek zorunda kalacaksın. Nasıl yani dediğim de olay bir bir yerine oturdu. Bilmem mi kaç dakika da geçen hatlardaydım. Peki dedim başka şansım yoktu zaten.

Bu arada otobüse devamlı birileri biniyor, devamlı iniyordu. Komple içindeki insanlar değişiyor; bir otobüs şoförü bir de ben değişmiyordum. Onca saatin ardından adam beni istediğim yere bıraktı. İlk tecrübemi de ilk hatlardan kaç bin tane farklı güzergaha giden aptalca bir sistemleri olduğunu da yaşadım. Ama bana yetmedi. Hemen tecrübe edinememişim.

Bir yerde alışveriş yapıyorum; yürüyerek 15 dakikalık mesafedeyim sanırım. Ama acelem var ve ortalıkta taksi yok. Arkadaş da hemen ilk gördüğümüz otobüse atlamamızı sağladı. Dur bu bence değil derken çoktan binmiş olduk. Doğru hissetmiştim, şehir arkamızda kalıyordu ve biz şehirden uzaklaşıyorduk. Sanayiyi falan gezdikten sonra en son otobüs şoförü bana döndü ve kahkaha atarak aslında sen yine yanlış bindin dedi. Aman Allah’ım 2 gün aralıklarla adamın otobüsüne iki kez yanlış biniyorum. Ama acelem var benim derken otobüslerin kalktığı yerden hemen bindirdi 5 dakika da geldim geleceğim yere. Adam da biz de gülmekten nasıl olur ya demekten kendimizi alamıyorduk. Adamı şu an görsem, şu an tanırım. Adam da saatlerce benimle yolculuk yaptığı için unutmamış tabi.

Geçen yıl da adımın nasıl navigasyon bozucuya çıktığını anlatabilirdim ama olayın benimle hiç ilgisi olmadığı için ve bunun ceremesini Okan çektiği için bu konunun anlatımını hep ona bırakmışımdır. Defalarca benim yüzümden bildiği yolları nasıl kaybettiğini, sola döneceğini bildiği halde nasıl sağa döndüğünü en iyi o anlatır. Benimle yürürken peşime takılıp nasıl gidecekleri yoldan yanlış yöne saptıklarını yaşayanlar daha iyi anlatır. Ben yolu biliyormuş gibi kendimden emin yürüsem de bana ne bakıyorsunuz siz? Gidin işte bildiğiniz yoldan… Artık arabalarda ön koltukta oturmuyorum, arka camdan sağı solu izliyorum. Yürürken kendimi frenliyorum, onların yarım adım benden önce gitmesine izin veriyorum ama yine de adım hala navigasyon bozucusu olarak her toplulukta maceralarımın anlatılmasına engel olmuyor.

Aradan 3 yıl geçti ve daha 2 gün önce ineceğim durağı bile bile kaçırdım. Dağ başı dediğim yerde kendi evimin önünden geçtim gittim daha da yukarılara. Biraz daha zorlarsam okula çıkacaktım. Merkezde tanık olduğum iğrenç olay sonrasında ciddi anlamda moral bozukluğu ve üzüntü ile bir şey yapmadan eve çıkmaya karar verdim. Bindim otobüse, taktım kulakları. Yol 40 dakika zaten ve o kadar tin tin gidiyor ki uykusu olmayanı uyutacak vaziyette. Dışarıyı izliyorum ama aklımda hala tanık olduğum o manzara, bir türlü kendimi toplayamıyorum. Gözleri gözlerimin önünden gitmiyor. Üzüntü ve sıkıntıyla aslında eve geldim ama durağın önünden bakarak yukarıya doğru çıkmasına izin verdim. Hatta biri inmiş bile olabilir, ona rağmen fark edip inmedim. Öyle bir dalgınlık ve öyle bir burukluk ki Akademi’de inmem gerek dedim.

Kafamın dağılması için ve bilerek durağın önünden geçip gittiğimi kabul etmemem için arkadaşı aradım. Size geliyorum dedim. O da şok oldu tabi. Sen bize gelmek, iyi misin soruları eşliğinde eve ulaştığımda otobüs durağını nasıl ve neden kaçırdığımı sonrasında da eve bu şekilde geçmek istemediğim için onlara uğradığımı anlattım. Beni eve bırakırken benim kadar dalgındı. Sanırım tek kahkahalar atarak anlatamayacağım bir durak kaçırma olayı olarak kalacak.

Bu arada onca şehir gezip gerçekten hiç kaybolmadık. Sora sora Bağdat biliyorsunuz; sorarsanız doğruyu bulursunuz.

O’na Doğru Yerimde Sayıyorum.

Bilemediğim belki de hiç anımsamadığım bir fotoğraf karesiydi. Dudaklarım kurumuş içten parçalanıyordu. Gözlerim bulanık ne yakını ne de uzağı görebiliyordu. Koca bir sessizlik vardı, hiç susmayan dudakların ardında. Hep bir şeyler eksik diye sağa sola bakınıyordum. Beynim, bedenimi parmak uçlarıma kadar tepeden tırnağa kadar uyarıyordu.

Bulutlar geçiyordu gökyüzünden. Hepsi kapkara, korkunç bakışlı bulutlar… Bedenim kavrulurken hiçliğin bilinçsizliğinde, tepeme üşüyorlardı en kudretli halleriyle. Korkuyordum. İçimden çığlıklar atıyor, yine de duymasını sağlayamıyordum. Gidiyordum ya da gidiyordu. Böyle anlarda bunun pek de önemi olmuyordu. Gidiyorsam gitmeme engel olmuyor, gidiyorsa kal diyemiyordum. Burada önemli olan artık avuçlarımızda kanayan yalnızlıklardı.

Korkuyordum ve kapkara bulutlar etrafımı sarıyordu.

İçimde biriken seni seviyorumlar gırtlağımı parçalarken sadece saçlarımı okşayıp bu bulutlar da dağılacak diyebiliyordum. Kandıramıyordum
kendimi. Ne o arkada kalan silüet, ne o hiç anımsamadığım fotoğraf karesi hiçbir şeyi eskisi gibi yapmıyordu. Dudaklarım hala kuruyor, gözlerim hala ıslandıkça hiçbir yanını göremiyordu. Belki zorlarsa yakınındaki harfleri bir araya getirebilirdi. Yine de hiçbir harf bir araya onun istediği gibi gelmiyordu. Nereden okursa okusun hatta ne kadar birbirine karıştırırsa karıştırsın; “ayrılık” bir türlü “seni seviyorum” olmuyordu. Bedenim en çok kalbine dayanamıyordu.

Dağılan dengesizlik içimi küflendiriyordu. Belirsizlikle sevişiyor ama bir türlü geleceği doğuramıyordum. Elime yüzüme bulaştırdığım yarınlar çelme takıp beni buraya belki de o’na hapsediyordu. Duyabiliyordum. Yani çoğu zaman. Bana seslendiğini, gözlerinin gözlerimi aradığını, bedeninin bedenime kavuşmak için kavrulduğunu duyabiliyordum. Şu an bile bir parçamın onda kaldığını hissedebiliyorum. Büyük bir parça. Onsuz atamayacağı için onda kalan, nefes aldırtmayan ve tüm gecelere ihanet eden bir parça…

Korkuyordum. Öyle çok korkuyordum ki titrerken karnıma ağrılar giriyordu. Kalp spazmları geçiriyor, nefes almak için yukarıya daha da yukarıya zıplıyordum. Sakinleşemiyordum bir türlü. Sonra yüzümü avuçlarımın arasına aldım ve “sakin ol. bir gün her şey geçecek. bir gün her şey eskisi gibi mutlu ve taze olacak. hiçbir aşk bayatlayıp kokuşmayacak.” dedim. Böyle küçük harflerle tane tane ifade ettim kendime. Tekrarladım her şey geçecek diye ve işte sizin de bildiğiniz gibi sonra gözlerimi yumdum.

Şimdi şu an bu odada karşınızdayım. 1 yıl 7 ay 18 gündür kendimi ifade etmemi ve bir türlü inanmadığım samimiyetinize güvenmemi istiyorsunuz. Bir samimiyet göstergesi olarak beyaz önlüğü çıkartıp bambaşka kıyafetler giydiriyorsunuz. Bunların hiçbiri yetmiyor o anı flulaştırmaya. Hepsi silikti ama o bulutlar, o ağrı, o korku ve birbirimize son kez bakışımız çok netti. Şimdi siz benden yaşamaktan ve yaşatmaktan korkmadığım bir şeyi burada sizlere bırakmamı istiyorsunuz.

-Lütfen doktor bey ben hasta değilim, sadece aşığım.

Yarım Yamalak

En çok da şu günlerde kendimden ne beklediğimi soruyorum. Belki koltuğumun altına aldığım sorumluluklarım buradan ayaklanıp giderken izlemekten ürküyorum. Belki de ayaklanıp gitmeleri için olağan gücümle kendimle savaşıyorum. İnsan kendisiyle savaşmaya başladığı vakit her türlü yenilgiye uğruyor. İster kazansın, ister kaybetsin sonuçta hep hüsrana uğruyorsun. Ne önemi var bu saatten sonra diğerlerinin?

Kırıklıkların, sancıların, yalanların, öfkelerin, ihanetlerin, mutlulukların ve yalnızlıkların… Hepsi tam burada avuçlarımda birikirken umutlarımı kanatıyor. Bir kenara bırakmaya çalıştığım ne varsa karşıma dikiliyor hesap soruyor Halbuki ben sadece dondurma istemiştim, üzerinde de fıstık. Bu kadar zor olmamalıydı hiçbir şey hayatlarımızda.

Günlerdir evin temizliğiydi, koşuşturmasıydı, yerleşmeydi derken günlerce yoğun ve tempolu bir halde şu ana kadar geldim. Yetmedi abuk sabuk bir dizinin sezon finaline kadar oturdum birkaç günde bitirdim. Başka hiçbir şey yapmadım. Ne kendimi tam olarak ait hissettim ne de fazla…

Kendime ait yaptığım ne varsa sanki şimdi hepsi başkasına aitmiş gibi hissediyorum. Sanki daha öncesinde benim yaptıklarım, benim gittiğim yerler değil hatta sanki bana bakan o çift gözler sanki benim arkadaşım değil. Ahh, ne büyük budalalık. Her şey döndüğümüz gibi olduğu gibi tüm acılarıyla tüm güzellikleriyle duruyor.

Yeni sezonun planını tam olarak yapmamakla beraber kendimi çok fazla yormak istemiyorum. Tamam fiziksel olarak yine üst noktaya kadar zorlamak istesem de en azından beynim böyle Ege’de yüzüyor, güneşleniyor, şarabını yudumluyor ve gün batımında uyukluyor olsun istiyorum. Bu aralar böyle diye diye Ege’ye birkaç günlüğüne kaçmazsam iyidir. Daha döneme yeni başlarken bir an önce bu senenin bitmesini istiyorum. Yine dengem alt üst olmuş vaziyette.

Haftaya diyorum, haftaya çok şey değişecek.

Bekliyorum sessizce.

Dondurması olan benimle paylaşabilir mi? Vanilyalı olsun lütfen.