bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

Kahve krizi

Bazen çıldırmamak elde değil.

Yani genel olarak çıldırmamak elde değil. Kahvesiz kaldığım günler bu çıldırma hali artarak yükseliyor. İşte bugün de benim için o günlerden biriydi.

İki gün boyunca french pressimi koyduğum yerde kahve lekeleri oluşuyordu. Ben de heralde bir şekilde döküyorum ve fark etmiyorum diye düşünüyordum ama dün o hazin sonuçla karşılaştım. Karşılaşmaz olaydım..
French pressim çatlamış.

Gördüğüm gibi çöpe attım. Zaten tadındaki buruklukten bir şeylerin ters gittiğini anlamam gerekiyordu. Ben gidip Almanyalardan güzel kahveler alayım, makine ise beni terk etsin. Öyle bir mutsuzluk geldi üstüme.
Bu arada geçen hafta internetten bir kahve aracı sipariş etmiştim. En sert espressoları yapmak için birebir oluyor ama daha eve ulaşmadı. Hayır anlamıyorum yani. Şu an yazdığım bilgisayar ile aynı anda sipariş ettim. Hatta aynı sipariş sepetiydi ama bilgisayar geldi, eski bile ama kahve makinemden ses yok. Şu anda beklemek daha da çekilmez bir hal aldı. Zaten yeni bir şey aldığımda evdeki otomatik olarak arızalanıyor. Bilgisayar da öyle olmuştu. Bu eskilerin girdiği tripleri gerçekten anlamıyorum.

Bugün de güne kahvesiz başlayıp ofisten eve döndükten sonra kendimi bir türlü çalışmaya hazır hissetmedim. Zaten kahvesiz çalışmak imkansızken hem kahvesiz hem de soğuk havada çalışmak gerçekten korkunç bir hal alıyor. Ben de bu duruma dur demek için aldım elime laptobu evin altındaki restauranta indim. Double expresso ile geç kalmış bir şekilde güne başlamaya karar verdim.

Hayır zaten devamlı cafeye gidip ders çalışan bir çift olarak bu hafta tek başıma gidip verimli çalışmayı sağlayamadığım için evde çalışmayı denemek istiyordum ama bu da ne mümkün.
Soğuk havalardan nefret ediyorum. Bütün hayat enerjimi sömürüyor. Çok sıcaktan da nefret ediyorum aslında. Ben tamHaziran kadınıyım. Ne öyle bunaltan sıcak, ne o öyle soğuk havalar. Hem bu aşkta Mayıs’ta filizlenip Haziran da meyve vermedi mi?

Kış mevsiminden bu kadar nefret ederken Strazburg’ta yaşamak da çok komik oluyor gerçekten. Zaten bir iki ayı çıkardığın zaman bütün bir yıl soğuk bir şekilde geçiriyoruz. 2 aylık günlük güneşlik sezon için 10 ay üşümeyi göze alıyoruz. Tamam iyi yanları da yok değil. Mesele geçen hafta Noel hazırlıkları şehrin her yanında başladı. 15 gün sonra da Noel pazarı açılışını yapacak. Hem bu güzel şölen için seviniyor hem de biraz tedirginlik duyuyorum. Tam merkezinde geceleri uyurken evim çok sessizken, Noel pazarından sonra durum ne olacak bilemiyorum. Diliyorum ki aynı sessizliği ve sakinliği korur. Gece çıldırıp başlarım ulan noelinize çalışıyoruz burada diye terlik fırlatmam umarım.
Sevgilimi çok özledim. Mesailerimiz ters düştü ve 1 haftadır doğru düzgün vakit geçiremiyoruz. Bu yüzden biraz huysuz ve mutsuzum. Akşamları da çok yorgun oluyor, direkt uyuyorum. İlişkimizin bu çalışma evresi ne kadar özlem dolu oldu. Gün içerisinde birbirimize mesajlar atar olduk.

Acaba eve çıkmadan bir double daha mı içsem? Yok, Tuğba. Abartma.

Fransız makalalere gömülüp yarına bir sunum hazırlamam gerektiğini düşünürsek bence birkaç double expresso ile anlaşabiliriz diye düşünüyorum.

Yanılıyor muyum?
Ben de öyle düşünmüştüm.

Akıntılı yarınlar.

Kendimle uzun zamandır konuşmuyorum. Happy Friday akşamlarına son verdiğimden beri kendimle zaman geçiremez oldum. Ne hissediyor, ne özlemliyor ve en önemlisi ne düşünüyorum hiçbir fikrim yok. Her şeyi bir kenara bırakırsak akıntıya karşı mı kürek çekiyorum yoksa akıntıyla birlikte sürükleniyor muyum bilemiyorum. Zaten hayatımızın bazı dönemleri böyle olmaz mıydı? Elbette olurdu. Ancak bazılarımız kabullenir, bazılarımız da reddederdi.

Belki bu nedenledir bilemiyorum ama son günlerde bir türlü uykuya doyamıyorum. Uyumak hep uyumak istiyorum. Normal şartlarda bir yetişkin için 7-8 saat uyumak ideal uykuya tekabül ederken benim için nasıl bu kadar uyumak yetmez anlamıyorum. Bıraksalar böyle günlerce uyuyabilirmiş gibi hissediyorum. Hatta biraz da diğer taraftan bakarsam uyandığımda kendimi çok sersem gibi hissettiğim için tekrar uyuyarak daha iyi olacağım düşüncesine kendimi inandırıyorum. Elbette her zaman uyandıktan sonra tekrar uyuyamıyorum ben de o zaman en iyi dostum kahveyi yanıma alarak güne başlıyorum.

Bazen akıntının yönünü çok güçlü bir şekilde değiştirmek istiyorum. Ama buna toplum izin vermiyor. Her 25 yaşında olan genç kadınlara yapılan toplum baskıları buralara kadar ulaşıyor. Fransa’da bile yakamı rahat bırakmayan toplum her telefon görüşmesinde karşıma çıkıyor. Ne zaman düzenli bir hayatın olacak diye sorarken annem; bir kez olsun düzenli bir hayat istiyor musun kızım diye sormuyor olmasına artık şaşırmıyorum. Öğrenilen ve öğretilen toplum genel-geçer kuralları tarafından hepimiz kurban ediliyoruz. Kimimiz kurban olmamak adına çok çırpınıyoruz biliyorum. Ben ne kadar daha fazla dayanabilirim onu bilemiyorum. Eğer olur da beni de düşürürsek lütfen beni kaldırmak için geriye dönmeyiniz. Kaçabildiğiniz kadar uzağa kaçıp kendinizi kurtarınız. Bazılarımızın kurtulduğunu bilmek bile bana huzur verecektir.

Ara sıra aklıma düşüyor; bir iki bela okuyor ve rahatlıyorum. Ara sıra küfür eklemeyi de ihmal etmiyorum.

Bu arada bir ara anlatmaya başlayacağım maceralarıma bir türlü başlayamadığımın farkındayım. Artık yeni bilgisayarım var. Evet, bir hayırlı olsununuzu alırımla birlikte artık her yerde benimle birlikte olabilecek kadar hafif olması sayesinde çok fazla yazabileceğimin müjdesini de sizlere sevinçle duyurmak boynumun borcudur.

Uzun zamandır sizlere şarkı bırakmadığımı hatırladım. Ne büyük terbiyesizlik.

Buyrun lütfen tık tık.

Yağmur

« Öyle karışık ki buralar, kim kime dum duma.
Nereler olacak allah aşkına, kalpten bahsediyorum tabii ki! Teslim olmak ve kaçmak arasında sıkışıp kaldığı için nefes alamıyor. Boğulmadı canım, kendisine yeni bir pencere açtı. »

Yağmur yağıyor. Şaşırtıcı değil. Her fırsatta yağmur yağıyor bu şehre. Gemide saatlerdir pencere kenarında oturuyorum. Biraz Fransızca çalışıyorum, biraz da kendimi okuyorum. Okuyorum dediysem dinliyorum. Çünkü baktım okumayı başaramıyorum, aldım karşıma kendimi; anlat dedim, ne istiyorsun? Daha ne yapmak istiyorsun? Hiç. Kocaman bir hiç.

Önceden 25 yaşına geldiğimde yapmış olmayı umduğum çok şey vardı. İnanır mısınız, bunları sınıflandırmamıştım. A yolu ve B yolu vardı. Yolda duraklayacağım mola merkezlerinden, kahve alacağım duraklara kadar her şey belliydi. Gerçekleşmemiş olmasına şaşırmadın değil mi? Çünkü hiçbir şey planlandığı gibi ilerlemez. Ama bu sefer ben şaşırdım. Şaşırmaktan ziyade hayal kırıklığına uğradım. Yalnız bu da demek değildir ki şu andan memnuniyetsizim. Aslında oldukça mutluyum, bir o kadar da tedirgin..

Kulağımda hep yarınların ezgileri, dudağımda ise geçmişin sancıları. Mutluluk ve tedirginlik arasında yudumluyorum şarabımı. 25 beklediğim gibi olmadı. Kendimi yedinci kattan boşluğa bırakmış gibi savrulmuş hissediyorum. Ne ilginçtir ki yirmi beşin bittiği gün ya da girdiğim gün hep karışıyor kafamda. Bu kavramları bir türlü netleştiremiyorum. Her neyse ne diyordum? Ne ilginçtir ki yirmi beşimin ilk dakikalarına yine bu barda bir yaz günü yağmur eşliğinde girdim. Sanırım hayatımın son dönemlerdeki özeti tek kelimeyle: yağmur.

Sanırım bir kez daha teşekkür etmeliyim yağmura. Çünkü kendime bile itiraf etmek istemesem de yazmayı çok özledim. Gece gündüz yazmak istiyorum. Hem de öyle bilgisayara değil, tam da şu anda olduğu gibi deftere yazmak istiyorum.

Eskiden annelerden gizli tutmaz mıydık günlükleri? Öfkemizi, kırgınlıklarımızı ve en önemlisi aşklarımızı saklamadık mı o süslü püslü defterlerde? Şimdi teknoloji gelişti mertlik bozuldu demek istemiyorum ama bozuldu yani. Hepimizin bildiğini birbirimizden saklamanın lüzmu yok değil mi? Ben de öyle düşünmüştüm.

Konu konuyu açtı, ben aldım başımı gittim. Hatta biraz da aklımın sokaklarında kayboldum. Bazı sokaklarda küçük bir kız çocuğuna denk geldim. Şikayet etmiyor, gözleri gülüyor ve oyun oynuyordu. Bu ben olmalıyım diye düşündüğüm sırada ben olmadığımı anladım. Kendi paralel dünyamda kaybolmak istemiyorum. Buradayım, tam da şu anda. Yağmur dinmiyor ve ben biraz korkuyorum. Bu sefer çuvallamaktan; kaybetmekten ve bir daha bulamamaktan korkuyorum. Ama buradayım, tam da şu anda. Korkulara teslim olup yitip gitmektense tercih ettiğim şu andayım!

Aşık oldum! ve bu sefer hiçbir şey kolay değil.

Ne zaman kolay oldu ki diye sorabilirsin sevgili okuyucu. Merak etme; ben de kendime sordum. Ancak bu sefer çok farklı konular mevcut. Olcak diyoruz; bu sefer çalışacak. Belki de ikimiz de buna inanmak istiyoruz. Hatta sen de inanmak isteyebilirsin. İnan lütfen.

Aşık oldum! ve bu sefer teslim oluyorum.

à l’Atlantico
4,8,16
22h17

Böyle böyle.

  • İnanın neresinden tutsam elimde kalıyor. Bu yüzden tutmamak öylece boşluğa bırakmak daha mantıklı değil mi? Yani en fazla kaybolurum.
  • Şöyle bir bakıyorum; bir daha bakıyorum, ne de güzel gülümsüyor. Haberi yok ama gamzesine umutlarımı sakladım.
  • Hayatım boyunca her şeyim son anda gerçekleşiyor. İşte bu sebepledir ki hala birazcık içimde umut kırıntıları mevcut. Ev bulacağıma olan inancım işte hep bu yüzden. Halbuki Cuma ya da Cumartesi taşınmam gerekiyor.
  • Düşünmekten çok yoruluyorum. Neyi düşündüğümü bile fark etmeden dalıp uzaklara gidiyorum. Bazen küçük bir kız çocuğu beliriyor gözlerimin önünde. Yeşilliklerde koşmak istiyor, biraz da papatya toplayıp saçını papatya suyuyla yıkamak istiyor. Saçları papatya koksun istiyor, biraz da doğal yöntemlerle rengi açılsın. Çünkü küçük. Her şey onun için çok masum. Büyüyünce hayat pek masum değil. Doğallıklar yerini yapay sohbetlere bırakıyor. Şimdi o küçük kız koşarak uzaklaşıyor, bizim dünyamızdan. Üzülüyorum.
  • Hiçbir şey istediğimiz gibi olmuyor değil mi? Hep bir engel, hep bir dolambaçlı yol ve hep bir mutsuzluk var. Belki de bizim kuşağımız mutsuzlukla lanetlenmiştir.
  • Hayır, yemeyeceksin diye diretiyor. En sonunda pes ediyor; o halde yemekten sonra sadece 1 tane yiyebilirsin diyor. Ben kazandığımı düşünürken asıl kazanan o oluyor ve ben üzülüyorum Benim küçük çocuğum; günlerdir çok fazla tükettin ve bu yüzden hastalandın. Yine filozofun dediğine geliyoruz ve sen dün gece ağrıdan kıvrandığını unuttun çünkü şu an sadece dondurma yemek istiyorsun diyor. Dondurma yiyerek intihar etmek mümkün mü diye soruyorum ve ardından kahkaha atıyoruz.
  • Fransızca çalışacak motivasyonumu kaybettim. Belki de hiç olmamıştı. Bir an önce kendimi toparlayıp ders çalışmaya başlamam gerekiyor. Yoksa sonum pek iyi görünmüyor.
  • Sevgi mi? Bilemiyorum.
  • Biraz biraz kafayı yedim galiba. Belki de hepimiz kafayı yemişizdir ve aslında akıllılar bize biraz tuhaf geliyordur. Kimbilir belki sen de delirmişsindir. Delirmedin mi? Peki.
  • bazen öyle olur. 

Boşluk

Bazen öyle olur. 

Ne çok oldu buralara bakmayalı. Her defasında aynı şeyleri söyleyip kendime sözler verdim ama yazmaya devam etmedim. Bıraktım. Usulca kendimi boşluğa doğru bıraktım. Nerede ve ne zaman kaybolduğuma dair hiçbir fikrim yok. Çantama her defasında yüklenen hayak kırıklıkları artık belimi büküyor.

Neden bilmiyorsun diye sormuştu. Bilmiyorum çünkü kayboldum demiştim. Belki o zamandan beridir ne zaman bir şey sorsa bilmiyorum diyorum. Çünkü bilmiyorum diyerek geçiştirebiliyorum. Artık ne zamana kadar geçiştirebileceğimi bilmiyorum. Zaten insan kendisini de ne zamana kadar geçiştirebilir ki? Ben de öyle düşünmüştüm. Bu nedenledir ki her şey eskisi gibi değil. Belki de hiçbir şey eskisi gibi değil. Ben de eski ben değilim, blogta eski blog değil.

Eski sevgilim yazılarımı sildikten sonra oluşan hayal kırıklığı ile bir daha buralara adım atamadım. İnsan vaktiyle hayatına aldığı insanlardan pişman olmaması gerekiyor. Her insan yeni bir dünyadır. Ama her aptal insan, bir zaman kaybıdır. Zaman kaybı dışında bir de işte blogumdaki yazıları kaybetmiş oldum. Üzerinden aylar geçti ama her bloga girdiğimde sinirim hala yaşıyor.

Şu sıralar kafam çok karışık. Ne istediğimi ne yapmak istediğimi bilmiyorum.

En azından artık bildiğim bir şey var. Eğer olur da Türkiye’ye dönmeye karar verirsem; yalnız dönmüyorum. Evet, bu konuda oldukça ciddi. Ben mi? Hala bilemiyorum.

Bu arada taşınacağım. Bu da çok sinir bozucu bir dert. İstediğim gibi bir ev bulabilmek için sinirlerimi kaybetmek üzereyim. Umarım bir sonraki yazıyı size yeni evimden yazıyor olurum.

Ne güzel olur değil mi? Olsun, lütfen.

Hasta

Yazmayalı dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar. Güneş ufuktan ne zaman doğacak bilemiyorum. Belki doğdu da farkına varamadım. Yazmayacağım diye kendi kendime sözleştiğim kararımdan yine kendi kendime başlarım ulan böyle karara, kendine gel diye kızarak geri döndüm.

Geceyi üç buçuk geçiyor ve ben hala uyumuyorum. Hasta olmanın verdiği yetkiye dayanarak kendimi bloga atıyorum. Hem iki lafın belini kırarız diye düşünüyorum hem de sıcak bir dost sarılmasına ihtiyacım olabilir. Yani henüz ortada öyle bir ihtiyaç yok ama bilirsin beni tedbiri elden bırakmayı pek sevmem. Çok tedbirli olmasam da bu önemli bir detay diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Hastayım be okuyucu. Dün tatil dönüşü eve girmem ile o kadar ilgi aldım ki adeta kendimi Türkiye’de hissettim. Brokoliden nefret ederken hastalık bana brokoli çorbası bile içirtti. Ayşe de hastaydı. İkimiz hasta hasta nefes almaya çalışırken İdil resmen bizi iyileştiriyordu. Mercimek çorbaları, ilaçlar, o bu derken kapanışı çikolatalı-muzlu krep ile yaptığında saygı ile önünde eğilmek istedim. Tüm gece ilgilendi bizimle. Ekşi’ye girip yurt dışında hasta olmak başlığına entry yazabilecek kadar gücüm olsaydı her yurt dışına bir İdil lazım yazmak istedim.

Ayşe: İdil görmeden bunu da ört üstüne ört ört. 
İdil: Ya siz ne yapıyorsunuz?!!!
Ayşe: Şapka tak, atkı da tak.
İdil: Yatakta yatıyorsunuz! Çıkarın o atkıları?!!
Ayşe: Boğazın acıdıkça şeker gibi ye bebiş ben öyle yapıyorum. Yarın yine alcam bundan, ye bunu ye. (3 saat sonra..)
Ooo yemişsin baya. İdil gebertecek bizi. Günde en fazla 2 tane alın demişti.
 
Komik komik diyalogların yaşandığı günler geçiriyoruz. Dudağımdaki uçuk resmen double trible oldu. Artık dayanılmaz bir kaşıntı isteği geldi. Ama hemen İdil olsa, dokunma diye bağıracağını bildiğim için dokunmuyorum. İdil canımsın. <3
Yazmadığın süre boyunca ne yaptın Tuğba derseniz, hiçbir şey yapmadım. Önce buraya yazmayı sonra twittera yazmayı sonra da diğer ağları hepsini sırayla terk ettim. Önce okumaya devam ettim sonra bir bakmışım okumayı da bırakmışım. Zaten şimdi okuduğum bloglara baksam eminim hepsi evleniyordur. Dur yazı bitsin, üşenmeyip bakacağım. Evleniyorum diyen varsa ağzının ortasına terlikle vuracağım.

Ben şimdi gidip uyuyayım.

Ben geldim.

En az haftada bir yazı yazacağıma söz veriyorum.

Varlığım varlığına armağan olsun.

Amenos..

Biraz da bu taraflara..

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=Yv6_kKzvAdc?hl=en"><img src="https://i0.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

.
Başlangıçların sonları, sonların da başlangıçları var diye kendimi kandırıyorum. Aynı kapıya giden onca dönemeçli yol birbirine dolanıyor. Ben hala neyi ne zaman yapacağımı kestiremiyorum. Planlamaya başladığım zaman zaten her şey elime yüzüme bulaşıyor. Hangi sonun başlangıçlarında bıraktım kendimi? Nerede o beklenen başlangıçlar?

Bilemiyorsun değil mi? Ben de bilemiyorum. Çoğu zaman tası tarağı toplayıp çekip gitme isteği ile yanıp tutuşuyorum. Daha nereye gideyim ulan daha ne yapayım diye kendime sinirleniyorum. Elden bir şey gelmiyor. İşte elden bir şey gelmediği anda tirbuşonu bulup açıyorum şarkıyı. Sanki böyle daha her şey yolunda gibi. Biraz da bu taraflara doğru yudumlayalım.

Kırmızı battaniyemin altına girip bitap düşene kadar ağlamak istiyorum. Nedeni yok. Çünkü gözyaşı çok asildir. Dünümüzü bugünümüze katıp beraber ağlayalım istiyorum. Çok şey istiyor olamam. İnsan sevdiklerini özlüyor. Çok özlüyorum be sevgili okur.

Ayak üstü atıştırmalık bir öğle yemeğinden daha çok, özenle hazırlanmış bir akşam yemeği gibi sıcak olan adam yine hayatımda.

Öylece aldım ve sımsıkı sarıldım.

Sonra her şey geçmesin.

Başka kıyılara vuralım mı? Ne dersin?

Şarkı için buraya alalım.  

Oysa her şey başka olabilirdi. Huzuru aramadan, huzur bana gelebilirdi. Çok sevip mutlu olabilirdim. Ayaklarım yerden kesilebilir ve belki de karnımdan kelebekler uçuşarak gökyüzünde dans edebilirlerdi. Buna inanmak belki de nefes almaktı. Birçok şeye yeniden başlayabilirdim ki bunu yaparken her defasında en başa döneceğimi bilirdim. Çabaladım. Kendimden çok çabaladım.

Olmadı. Yine olmadı. Zaten hiçbir zaman olmuyor. Olmayanların ne olduğunu ise hala bilemiyorum. Kayboluyorum ve nefes almayı unutuyorum. Göz göre göre unutturuyorlar monsieur. Ben de isterdim elimize kahveleri alıp güzel yarınlardan bahsedelim. Ama şimdi sormak istiyorum; « HANGİ YARINLAR? » Yarına doğru koşarken bugünü kaybettiğinin kimse farkında değil. En çok da ben… Ertelemelerim ayaklarıma dolanana kadar görmezden gelmek daha az canımı acıtıyordu. Hepimiz zaten böyle kırık değil miyiz monsieur?

Biraz düşüncelerimden ve hislerimden tatil istiyorum. Biraz olsun izne ayrılıp kendimi terk etmek istiyorum. Zaten her şeyi terk etme hissiyle bütün bedenim kavruluyor. Gittim yerden bile gitmek isteyecek kadar gözüm dönüyor ara sıra. Kısa bir sürede kendime gelip uyuyorum. Çünkü uyuyunca yeni bir gün başlıyor ve her gün yeni bir umutla gözlerimi açıyorum. Ben bu kadar umut ederken hala nasıl bu kadar umutsuz olabilirim?

Soruları bir kenara bırakıp artık başka kıyılara vurma vakti geldi de geçiyor bile. Ben artık başka kıyılara doğru yol alıyorum. Böylesi daha iyi. Çok daha iyi.

Girdap

Bir şeyler oluyor, çok şey oluyor ama hiçbir şey değişmiyor. 

Zaman geçiyor, yaş ilerliyor ve beklentiler de düşüyor. Hayattan bir şeyler beklemeyi bırakınca kendinden de bir şeyler beklemeyi bırakıyorsun. İşte bu noktada; zamanı kendime, kendimi zamana bıraktım.

Üniversite yıllarında hayalleri ve tutkuları olan bir insandım. Hayat beni hangi noktada buraya getirdi? Nasıl « bugün de yaşıyorum » der oldum. Bilemiyorum. Bir yanım sırt çantasını alıp yollara düşmeye hazırken, diğer yanım sorumluluklarının kölesi olmuş vaziyette. Bu noktada ben şimdi ne yapsam diye düşünürken şarabı açıyor ve en derinlere doğru yudumluyorum.

Bir şeyler eksik, bir şeyler yanlış ve bir şeyler topyekün hata. 

Doğru olan şeyler ise benden oldukça uzakta. Yabancı olduğum sokakların, aslında kendimi keşfetmekten daha öte kendimle tanışmak olduğunu anladığım vakit kendimle yüzleşmekten korkar oldum. Gerçek ve doğru aylarca yanıbaşımdaydı. Görmek ve duymak istemedim sadece. Onsuz olamıyorumlar, onsuz çok daha mutlu oluyorumlara dönsün istemedim. Kulaklarımı kapattım, her şeye. Duymaz oldum söylenenleri ama doğru olan şey şimdi oldukça yakın, içimde. Her şeyden kaçabilirim ama kendimden kaçamam biliyorum.

Öfke nöbetleri bile bir süre sonra sakinleşiyor. Sadece her bireye bir şeyler açıklaması kalıyor. Bunun düşüncesi bile yorarken sikerim böyle aşkın ızdırabını dedim ve köşeme çekildim. Aha tam olarak bu oldu bak. Küfür ettiğimin farkındayım. Evet, pek sevmem normal şartlarda. Ama sanki normalin pek üstündeyiz. Pek. Bir de bu benim hakkımdı ve her şeyden öte zaferim.

Parça parça bir şeyler dediğimin farkındayım ve en kötüsü de bunları birleştirmeye kalkınca çok boktan bir şey olduğunun da. Dikkatim dağılıyor; şarap bir yandan, şarkı bir yandan, sohbet öbür yandan.. İşte durum böyle.

Ben döndüm buralara. Yuvama… Ait olduğum yere.

Annem, hissetmedim o elektriği dedi. 

Bir şeylerin sonu, başka şeylerin başlangıcı.

Hayat çok tuhaf.

Sizler nasılsınız?

Bir de dönülmez o yollar, benden demesi.