bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

Mayıs 2012 Arşiv

Kafamızda Deli Planlar

Artık böyle olmuyor projeyi kâğıda dökelim dedik ve Hülyalarda toplandık. Hatta biz o gün değişik bir şey yapıp Okanla beraber kamerayı ayarlayıp saatlerce o günü kayıt altına aldık. Kameradan habersiz olan Hülya sayesinde o videoyu izledikçe gülüyorum. Proje yazımı sırasında Hülya’nın o kek bitecek, o tabak bitecek, o yemek yenecek tepkileri yankılanıp duruyor. Fırsat bulup o videoyu montajlayabilirsek buraya da eklemeyi düşünüyorum. O gün projenin taslağını oluşturduktan sonra Gülden hoca sayesinde son rütuşları yaptım. En azından artık elimizde bir dosya var.

Sponsorluk görüşmeleri için elimizde hazır bir dosya olsa da hala okuldaki etkinliklerimizden hiçbir şey için fırsat bulamadık. Böyle günler geceler geçti. Bir gece facebooktan Dinçer’in attığı link ile kafam allak bullak oldu. Senin proje değil mi bu ya sorusuna karşılık ne kadar çok benziyor, acaba o mu? Yok değildir saçma, kim çaldı lan, kim kim diye siteyi incelemeye başladım. Elbette yalan söylüyorum o panikle siteyi mi incelerim sizce? Hemen kim olduklarını bulmaya çalıştım o sırada da Okan’ı aradım. Onlar da kalabalıklarmış az biraz konuştuk kapattık. Kapatmanın ardından tekrar aradılar, hazırlan geliyoruz dediler. Saat 11 buçukta yurdun önünden aldılar beni. Çok sulugöz bir insan olduğum için de ağlıyorum tabi ben. Yapmam artık, onlar yapsın, boğazlarında kalsın diye söyleniyorum. Evet, gezi boğazlarında kalsın dedim. Böyle de şapşalım.

Her şey bir yana öyle bir an vardı ki hatırladıkça gülüyorum. Arabada önkoltukta oturuyorum, sevineyim diye sürpriz yumurta verdiler. Sürpriz yumurtayı açtım, hem ağlıyorum hem de çikolatayı yiyorum. Ağzım, burnum, ellerim her yer çikolata oldu ama ne ağlamaktan vazgeçiyorum ne de çikolatadan. Benim kelimelerimi kullanmışlar sanki ühühü diye yol boyunca ağladım. O gece tabiki bir şey çıkmadı. Hatta sitenin geri sayımını bekledim ve 1.5 ay önce açıklanması gereken olayı açıklamadılar. Yani devam edemediler, belki de onlarınki farklı bir projeydi ama o günlerde canımı çok fazla sıktı.

Bu süre içerisinde sevgili ailem en başından beri destek oldu. Lisedeyken başka şehre bile onlarsız gitmezdim çünkü bilirdim ki ben gidince annem sabaha kadar uyumuyor, huzursuz oluyor, panik atak krizlerine giriyor o yüzden gitme dediğinde ses çıkarmazdım. İlkokulda Çanakkale’ye göndermişti, bunun hep konuşmasını yapardık. Annemin şaşkınlığı ise hep şu yönde oldu; nasıl ya, nasıl da boşluğumuza gelmiş izin vermişiz. Bu konuşmamızı hatırladıkça gülüyorum. Annemin tüm huzursuzluğuna rağmen bunu gerçekleştirmek isterken hiçbir zaman ailemin engel olacağını düşünmedim. Projeyi kafamda tamamen oturttuktan sonra arayıp bir bir anlattım. Beklediğim gibi destek oldular hatta bu proje çalındı diye ben üzülüp köşeme çekilmişken annemin destekleyici sözleri sayesinde köşemden çıkmaya karar verdim. Her an destekleyen aileme teşekkür ederim.

Uzun bir sessizlikten sonra ansızın ne yaptığımızı bilmeden kendimizi sponsorluk görüşmeleri için İstanbul’da bulduk. Ne randevumuz var, ne de bir şeyimiz ama nedense o an hırs yaptık. O günü sanırım anı anını anlatmalıydık. İstanbullu Okan, İstanbul’un trafiğinde kayboldu! Okan sana taşımı atarım yine. Okan birden tek hedef Vodafone’a kitlendi, hayır öyle şeyler anlatıyor ki benim de aklıma yatıyor. Onun sayesinde ben de sadece oraya kilitlendim. Telefon görüşmemizde mail atmamı istemişlerdi. Önce müşteri hizmetlerine gitmişiz sanırım sonra oradan bir adres verildi ki sormayın bir türlü bulamadık. Hatta bir ara pes ettik, yemek yedik. Nasıl bir caddeyse ne başı ne de sonu belli. Zaten saat 5’de İzmitte toplantı var dönmemiz gerekiyor saat olmuş 1 ne yapacağız belli değil. Tüm uğraşların çabaların sonunda genel merkezi bulduk. Allah nasıl heyecanlıyım, sanki randevusuz görüşebileceğim.

Dönen kapıdan içeriye giriyoruz ama başım mı dönüyor, kapı mı dönüyor hiç anlamıyorum. En sonunda danışmanın önüne geçebildik yani ondan öncesini hatırlamıyorum. Zaman sanki hiç geçmedi ve o danışmaya geçemedim. Adeta konuşmayı unuttum, nasıl adım atacağımı bilemedim. Okan beni bildiği için hemen girişi yaptı. Görüşmek istiyoruz dedik dedik ama randevusuz göreşemeyeceğimizi söylediler. Görüşeceğimiz kişiyle telefonla da randevu alınamıyor, sadece mail ile alınabiliyor. E o zaman biz de çıkardık dosyayı bilmem mi ne hanımın maili var ehe dedik. Hatta post-itlere mailiniz var yazıp birkaç iletişim bilgisi bıraktık ve tatile çıkmış olduğunu öğrendik. O gün Okanlara gidip bir de annesinin yemeklerini yiyip İzmit’e toplantıya yetişmeye çalıştık.

Tam her şeye koşarak devam ederken ben hastalandım ve her şeyi bıraktım. Tansiyonum dengesiz bir hal aldı, şekerim zaten ne ayak belli değil, nefes alırken sorunlar yaşıyorum derken ben pat yere düşüyorum. Devamlı testler, tahliller falan derken ben her şeyden uzaklaştım ve projeyi seneye ertelemeye karar verdim. Ki biliyorum ki ertelersem içimdeki bu enerji sönecekti. Doktorla konuştuğumda bu şekilde yolculuğa çıkmamın uygun olmadığını söyledi. Uzun bir süre ilaçlar, doktorlar, nedenler, tedaviler koşturdum durdum. Bir de işte öyle bir huyum var ki kimseye çaktırmadan halletmeye çalışıyorum. İnsanların içinde pat pat bayılırken çaktırmamak ne kadar mümkün. En azından telefonda babamlara ufak tefek bahaneler sunuyorum.

Aradan zaman geçti ve her şey yoluna girdi. Testler ve tahliller artık problem olmadığını gösterdi. Ama o kadar çok yorulmuşum ki istediğim bu projeye bakmak bile istemedim. Öylece durdu, sıfırdan görüşmeleri ayarlamak çok zor geldi. Ama bir gece bir şey beni dürttü ve bilgisayarı elime aldım…

Nasıl Başladı?

Her şeyi kurguladım ettim ama bir türlü ilk yazımın nasıl olacağını kurgulamadığımı fark ettim. 2 gündür şu odada pinekleyip daha blog açılmadı, ne yapacağım ben diye kara kara düşünüyordum. Tema konusunda zaten ne kadar lanet bir insan olduğumu wordpress dünyasındaki herkes öğrendi. Onu beğenmem, bunu beğenmem, şunun şurasında bu var, bunun burasında bu var diye diye ayları yedim bitirdim ve son haftalara kaldım. Bugün hala tema seçememişken Varol’un gönderdiği temalardan bir tanesini çok sevdim. Yani şu an gördüğünüz bu temayı… Her ne kadar şu an benim heyecanımdan dolayı hiçbir düzenlenmesi, ayarlanması yapılmadan görücüye çıkmış olsa da temamız budur gençler.

Bu blogu açma nedenim diğer tüm bloglarımdan farklı olarak bir macera blogu halini alacak olmasıdır. Hala ya yola çıkamazsam diye tüm olumsuzlukları düşünsem de çok yakında yola çıkıyorum. Hatta artık bunu hayat felsefem yapıp tek bile olsam yola çıkma kararı verecek kadar tutkuyla bağlandım. Tabi tek çıkmaya niyetlenirsem annem ve babam bacaklarımı kırabileceği için yine çıkamayabilirim. 🙂

Ufak bir girizgahtan sonra bırak bu lafları da konuya gel artık Tuğba dediğinizi duyar gibiyim. Bundan aylar önce kötü günler geçiriyordum. Ne tadım ne tuzum ne de bir düzenim vardı. Hiçbir şey keyif vermiyor, hiçbir hedef belirleyemiyordum. Bunun böyle gitmeyeceğini anladığım anda kendimi tutkuyla isteyeceğim başka bir şeye bağlamam gerektiğine inandım. Eğer başka bir şeye tutkuyla bağlanabilirsem kafamı meşgul edecek kadar yoğun olabilirdim. Ne istiyorum ben diye kendimi sorgulamaya başladım. Bana yeni tat verecek ne olabilirdi diye yatakta birkaç gece pinekledim. Ölmeden önce ben ne istiyorum diye kendime sordum. Eğer bir dahaki ay ölecek olsam ne yapardım dedim. İlk seçeneğimin o zaman bile imkansız olmasından dolayı adam gibi bir istek düşündüm. Ben seyahat etmek istiyorum dedim birden.

En azından ne istediğimi anlamış ama ne yapacağımı bir türlü kestirememiştim. Sonra aklıma Mustafa ile yaptığımız ama bir türlü gerçekleştiremediğimiz planlar geldi. Mustafayla birkaç kez ilk trene atlayıp yazı mı tura mı oyunuyla gezmek istemiştik. Ama buna etkinliklerimiz ve sınavlarımız bir türlü izin vermedi. Tam yapacak olduk bu sefer de treni kaldırdılar. Halbuki o zaman için sloganımız bile hazırdı: “En kudretli karar mekanizması yazı turadır.” Sanırım bu hep içimde kalacak. Her şeyi bırakıp Mustafayla yollara düşmeliydik.

Oradan yola çıkarak yine böyle abuk sabuk şekilde planlar yapabilirim diye düşündüm. İşin ilginci ben bunların hepsini beynimde oluşturdum ama beynim bile ne olduğunu idrak edemediği için ben ne yapacağımı bir türlü kendime anlatamadım. O gün tam nereden nasıl geldiğimi bile hatırlamıyorum ama yurda geçip boğazlarım ağrıdığı için Hülya ablanın ballı ıhlamurunu içiyordum. Okan aradı evet tabi bu çok doğal, Okan beni 7/24 arıyor projelerden, seminerlerden aklımıza gelen her şeyi konuşuyorduk. Dinçer’in ve Okan’ın aramadığı günler kesin bir şey oldu diye telaşlanmaya başlıyordum. İşte yine bu konuşmalar sırasında benim kendime bile anlatamadığım beynimdeki her şey dilimin ucundan böyle kelime olarak telefona, telefondan Okan’ın kulağına aktı aktı aktı… Nefes almadan, durmadan, atlamadan her şeyi anlatıyorum. Biliyorum eğer duraksarsam her şeyi unutabilirim.

2 saat telefonda konuştuk. Neden buluşmadık onu da bilmiyorum ama o an telefonda her şey dökülmeye başlayınca engel olmadım. Sonra Okan çok acayip destek oldu. Her şeyi geçtim gerçekleşmesi için bana o kadar motive edici şeyler söyledi ki tutmayın küçük enişteyi diye heyecanlandım. Hatta sponsorlarla görüşme kararını bile o gün telefonda verdik.

-Okan ama bak ben insanların ağızlarını aradım, böyle şeylere sponsor olunmaz diyorlar.

-Tuğba sosyal medyadaki yerini kullanabilirsin. Tüm firmalar sosyal medyaya girmek istiyor.

-Okan ya olacak mı dersin?

-Tuğba o yola çıkacaksın.

Böyle günlerce sohbetlerimizin anateması buydu. Sonra gerçekten bu işi öğrenci usulü yapmaya karar verdim. Hatta bu konuda farklı çalışmalar yaptık. Sponsorluk görüşmesine gideceğiz ama elimizde yazılmış proje yok. Hala şu yaşımda aklımdaki şeyi projeye dökmeyi beceremiyorum. Çünkü biliyorum ki hissettiğim o enerji, o heyecan tam olarak aktarılamıyor. Yani mesela ben şu an bunları yazarken yerimde bile duramıyorum. Kalbim çok hızlı atıyor, parmaklarım klavyenin üzerinde ne yazacağımı bilmeden spontone basıyor, yanaklarım kızarıyor. İşte ben bunları projeyi yazarken nasıl aktarayım. Olmuyor işte olmuyor.

Proje konusunda yardımcı olması için hemen tabiki sevgili Gülden hocaya koştum. O sıra Mustafaların da Avrupa Birliği projeleri vardı. Gülden hoca hep bizimle uğraştı durdu. Farklı fikirler vererek projeye farklı bir bakış açısı kattı. Hatta benim kadar kendisi de çok heyecanlandı. Öyle ki verdiği bir firma ismini o kadar güzel anlatmasaydı şu an bu yazıları yazıyor olmazdım.

Ne yapmaya çalıştığımı yazdıklarımdan az çok anlamış olmalısınız. Yine de belirtmek gerekirse Türkiye’de seyehate çıkmaya çalışıyorum. Şehirlerde yaşadığım maceraları, anıları hatta kendimce yaptığım etkinlikleri size bir bir aktaracağım. Hatta biliyorum ki şu an bu yazıyı okuyan farklı şehirlerdeki okuyucularım o şehire gelince bana kesinlikle yardım etmek isteyeceklerdir. Hep beraber değişik şeylere adım atabiliriz. Yardım edersiniz değil mi?

 

Bu gece giriş yapmış bulunuyorum yarın da bu zamana kadar olan gelişmeleri hatta projenin çalınma durumunu hatta randevusuz Vodafone’un genel merkezine gidip mailiniz var macerasını anlatacağım.