bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

‘Bazen Gezi Olabilir’ Kategori Arşivi

Hem Nice’te, hem de Nice’e çok uzak: Vence

Soğuklardan çok şikayet edince kış ortası küçük bir güneşli kaçamağa hayır diyemezdim. Bu sefer öyle planlamalardan bahsetmeyeceğim. Çünkü gerçekten hiçbir plan yoktu. Yolculuğun üç gün öncesi « tamam, gidelim » diyerek uzun soluklu bir yolculuğa çıkmış olduk. Evet, bu sefer araba ile yollara düştük. Ortalama 9 saat süren yolculuğun ardından bir akşam vakti Vence’in dağ yamaçlarındaki eve ulaştık.

Strasbourg’un soğuğundan sonra inanılmaz bir sabaha gözlerimi açtım. Güneş, balkondan içeri süzülmüş ve beni güzel bir havaya davet ediyordu. Bilenler bilir; güneş enerjisiyle çalışan bir bünyeye sahip olduğum için koşa koşa merdivenlerden inip kendimi bahçeye attım. Gördüğüm manzara beni benden almaya yeterince yetti.

Vence

Öncelikle Vence için hem Nice’te hem de Nice’e çok uzak demek istiyorum. Geçen sene 14 Temmuz kutlamalarında Nice’te yaşanan kamyon faciasından sonra ne yazık ki çok ciddi bir turist kaybı yaşanıyormuş. Bu yüzden de Vence için Nice reklamını yapmak biraz riske giriyormuş ama Nice’ten uzak diyerek de güvence altına almaya çalışıyorlarmış. Beni buraya bırakırsak saatlerce bir şeyler anlatırım. O yüzden gezi notlarıma geçiş yapalım.

Vence, Nice’e araba ile en fazla 3o dakika uzaklıkta güzel ve huzurlu evleriyle tanınmış sakin bir kasaba. Özellikle çok popüler olmaması nedeniyle Hollywood yıldızları tarafından sakin bir tatil için tercih ediliyormuş. Sanırım bu yüzdendir ki evleri de yaşamı da oldukça pahalı. Zaten her yerde emlak ajansları mevcut. Şöyle vitrine göz atınca kiralar ve satılık evler dudak uçuklatan cinsten. Genel olarak evler Alp’in dağ yamaçlarında tercih edilmiş ve şehrin manzarasının tadı çıkartılmaya önem verilmiş.

Vence’te ya da Nice’te neler yapılır?

Gerçek bir temiz havanın sizi sarhoş etmesine izin vermek için mevsim bahar ve kış ise bol bol yürüyüş yapılır.

Vieille Vence bölgesindeki eski şehir gezilir. Daracık sokaklardaki dükkanlardan hatıralık eşyalar alınabilir.

St. Paul de Vence

St Paul de Vence’e zaten gidilmezse katiyen olmaz. Rengarenk çiçeklerle donatılmış ve dar sokaklardan oluşmuş eski köy olarak geçer. Bu eski köy sanatıyla ve sanatçılarıyla ünlüdür. Tarihte de Picasso gibi birçok ünlü ressama ev sahipliği yapıp ilham kaynağı olmuştur. La Fondation Maeght Müzesi’nde de resim sergileri bulunmaktadır. Vaktiniz varsa ve ilginizi çekiyorsa müzeye de girmenizi tavsiye ederim. Ne yazık ki ben çok iyi resimden anlayan bir insan olmadığım için maksimum 1 saatte bitirdim. Sanırım bunun 20 dakikası da o çok güzel yemyeşil labirent bahçesinde vakit geçirdim. Köyde çok güzel butik dükkanlar ve resim galerileri mevcut. Biz bir Noel’in ertesi günü olan Pazar günü gittiğimiz için ne yazık ki neredeyse hepsi kapalıydı. O yüzden içleri hakkında bilgi veremeyeceğim ama dışarıdan çok güzel görünüyorlardı. Yine de sakin ve sessiz gezmeyi tercih etmiş bulunuyoruz. Sokakların tadını çıkartarak insan saatlerce fotoğraf çekebilir.

Antibes Juan-les-Pins’e gidilir ve denizin tadı çıkartılır. Sahilde yürüyüş parkuru var; o da tamamlanmaya çalışılır. Ben biraz o gün rahatsız olduğum için yürüyüş parkurunu yarısına kadar tamamladık. Gerçekten çok güzeldi. Denizin ve güneşin tadını dosyasıya çıkartıyorsunuz. Sahilden sonra yemek marché bölümünün girişindeki restaurantı önerebilirim. Muzlu ve nutellalı krepi krem şanti ile o yorgunluğun üstüne inanılmaz bir şekilde afiyetle yediğimi hatırlıyorum. Hem rahatsız hem de yorgun olduğum için sadece krepe odaklanmış ve not almayı unutmuşum. Bu nedenle ne yazık ki restaurantın adını veremeyeceğim. Ama o pazar girişinde sağda kalıyordu.

Nice’e gidilir. Yani ben öyle doğrudan büyük Fransız şehirlerine bayılamıyorum. Marsilya’da da öyle olmuştu. Ölüyorum, bitiyorum diyemiyorum. Çevresindeki Vence gibi Cagnes gibi ya da Antibes gibi civarları daha çok seviyorum. Ama sonuçta buraya kadar gelip Nice’e uğramamak da olmazdı. Nice’e müzeye gitmeye karar verdik aslında. Modern Sanatlar Müzesine gittik. Öğrenci kartınızı gösterdiğiniz zaman ücretsiz oluyor. Ernest Pignon‘un çalışması mevcuttu. Sanırım gerçekten çok ilginç buldum. Her dönem farklı ve güzel bir çalışma olduğunu müze müdavimleri bildirdi. Müze çıkışı en canlı caddesinde yürüdük. Bana nedense Kadıköy’ün arka sokaklarını anımsattı. Noel dönemi de olduğu için kendimizi Noel Pazarı’na atıp bu sene bitmek bilmeyen « pamuk şeker » yeme arzumu mutlu sona erdirdik.

Nice Noel Pazarı

Bir akşam yemek için Cagnes tarafına gidilip deniz ürünleri yenilebilir. Biz burada Santa Lucia‘ya gidip midye yedik. Fiyatını normal bulduğumu söyleyebilirim. Öyle çok pahalı bir restaurant değildi. Linkte çok az menü içeriği görünüyor ve pahalı görünüyor. Ama gittiğinizde uygun fiyatlı 10-15 arası bir şeyler bulabilirsiniz. Midye sunumları çok hoştu. Kocaman renkli bir tencerede geliyor; masadaki herkese farklı renkte tencere getirmeleri de daha bir hoş duruyor. Ben elbette bitiremedim.

Antibes Juan-les-Pin

Vence’te olup Nice’e, Nice’te olup Vence’e gitmek için ulaşım otobüsler ile mevcut. 400 numaralı otobüsün çok sık aralıklarla geliş gidiş yaptığını yerlilerden duymuştum. Fiyatları da normalmiş; şehir içi otobüs olarak geçiyor zaten. Buradaki linkteki saatlere göre gezinizi planlayabilirsiniz. Otobüs kullanmadığım için net bir zaman dilimi veremeyeceğim ama kullananlar yarım saat sürdüğünü söylüyor.

St. Paul de Vence

Cannes’a gidilir. Ama biz zaten yeterince gezdiğimiz için artık başka bir yere gidecek enerjimiz yoktu. Amacımız öyle durmadan gezmek tozmak değil gerçekten dinlenmek ve güneşin tadını çıkartmaktı. O yüzden biz gitmedik ama siz elbette rotanıza ekleyin.

Ne zaman Güney Fransa’da olsam güneşe doyduktan sonra evime dönmek için gün sayıyorum. Strasbourg bana daha masalsı bir haz veriyor. Bu yüzden sanırım bu küçük ve sıkıcı şehri çok seviyorum.

Yol açık, yola çık. 

En çok seni sevdim Prag.

Prag’ta ikinci günümüz sabahın köründe uyanıp bir şeyler atıştırarak başladı. O sırada da gezeceğimiz bütün yerlerin rotasını çıkarmaya çalıştık. Her yeri görecektik ve bazı yerler birbirinden tabii ki uzaktı. Ama sorun değildi, çünkü ücretsiz topluma taşıma var. (Şişşşt, kimse duymasın.) Ne kadar toplu taşıma da kullanacak olsak iyi bir rota belirlemek gerekiyordu. Yoksa bazı yerler atlanabilirdi. Planımızı yaptık ve ilk olarak kahve içeceğimiz o müthiş mekan için yollara düştük.

Mama Coffee (Adres: Vodičkova 674/6) 

2Mama Cafe’nin kapısından içeri adımımızı atar atmaz gerçekten çok beğendik. Sevimli çalışanları ve ferahlığıyla hemen kendisini sevdirdi. Ayrıca içeride çok güzel tasarımlar da mevcuttu. Satın alabileceğiniz fincanlar, el yapımı ürünler ve kahveler. Yolunuz Prag’a düştüğünde öğle kahvenizi mutlaka Mama Cafe’de içmelisiniz. Pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim. Fiyatları da oldukça uygundu. Mama Cafe’den çıktıktan sonra görmezsek olmaz dediğimiz mimariyi görmek için tekrar tramvaya bindik.

Dans Eden Ev (Adres: Rašínovo nábřeží 80, Praha 2)

JoUM2ofGörmezsek olmazdı ama görünce de vaaaovvv diye saatlerce önünde kalmadık. Hoş ve değişik bir mimarisi vardı. Fotoğrafını çektik ve tabii ki önünde fotoğraf çekildik. Bunları yaptıktan sonra da binanın önünden ayrıldık. Siz de gidin ve görün. Ben daha çok o binanın içindeki ofislerden birinde çalışmak isterdim. Güzel yani, böyle bir binada çalışmak.

_MG_9011

Ünlü Charles Köprüsü’nden geçerek Prag’ın öbür yüzünü tanımaya hazırdık. İlk karşımıza Komünizm Kurbanları Anıtı geldi. Gerçekten insanı etkiliyordu. Sonra Prag manzaralarını izleye izleye yürüdük. Buralarda yürümek beni inanılmaz mutlu etmişti. Hava soğuktu ama yürümek çok keyifliydi.

Velká Klášterní Restaurace (Adres: Strahovské nádvoří 302)

Uzun bir süre yürüdükten sonra ev yapımı bira diye dikkatimizi çeken değişik bir yer oldu. İçeri girdiğimizde de gerçekten değişik bir yerdi. Masalar uzun ve bölüm bölümdü. Sanki bir kilisenin içi restaurant olarak dizayn edilmişti. Ben de öyle bir his uyandırdı.

Prag’ın bu bölümünü keşfederken yorulacaksınız ve bu yorgunluktan müthiş bir keyif alacaksınız. Bu restaurantta yemeğinizi yerken ya da ev yapımı biranızı içerken dinlenebilirsiniz.

_MG_9038Bu yukarıda gördüğünüz gözetleme ya da seyir kulesi bu bölgeye çıktığınız ilk zamanlarda karşınıza geliyor. Zaten okları takip ederek o bölgeyi komple gezerken aşağıya iniyorsunuz. İşte biz her yerde manzara zaten var diye buraya çıkmadık. Gerek duymadık. Sonra düşündüm de tüm şehri fotoğraflamak için en azından birinci kata çıkmalıydım. Siz olur da giderseniz ve tüm şehri fotoğraflamak isterseniz birinci kata çıkmayı ihmal etmeyin.

_MG_9041

 

Döne döne aşağılara indiğimizi söylemiştim. Charles Köprü’sünün diğer yakasında yani Old Town’un karşı tarafındaydık. Artık buralarda John Lennon Duvarı’nı arıyorduk. Ararken de baya gezdik. Hatta o sırada Kafka Müzesi’nin önüne gelmişiz. Bizim gezdiğimiz gün ne yazık ki Kafka Müzesi kapalıydı. Müze önündeki K harfinde fotoğraflar çekilip aynı zamanda o ilginç heykelleri izledik. Müzenin açık olmasını dilerdik. Sanırım gezmek istediğim tek müzeydi.

The John Lennon Wall (Adres: Velkopřevorské náměstí, Praha 1)

Aralara gire çıka John Lennon Duvarı’nı arıyorduk. Birine sorarak yerini öğrendik. Duvarın önünde bir gitarist John Lennon şarkıları söylüyordu. Çok hoş bir düşünceydi. Ve tabii ki herkes duvarın önünde fotoğraf çekiliyordu. Ben eksik kalır mıyım?

_MG_9199

 

Duvarın önünde baya zaman geçirdik. Duvarda yazılanları okumaya çalıştık. Mesela duvara Türkçe olarak « DÜNYA HEPİMİZİN! » yazmışlar. Gerçekten hepimizin. Ayrıca duvara yönelik koymak istediğim birkaç fotoğraf daha var ama abartmak istemiyorum. Ama bir tane daha ekleyebilirim bence. Blogu sonunda foto bloguna çevirmiş kadar oldum. Gidecekler bilgi edinsin, gidemeyenler de şehri tanısın istedim. O zaman gelsin sıradaki fotoğraf.

_MG_9176

Tanımadığım insanlar duvarda fotoğraf çekilirken ben de aralarına atladım. Meğersem Prague yazıyorlarmış. A gibi olup fotoğraflarında ben de çıktım. Gayet eğlendik. Ama onu da ekleyip yazının devamını bölmek istemiyorum.

John Lennon Pub (Adres: Hroznová 495/6, Praha 1)

_MG_9227

Akşam yemeği için birkaç yer bakarken John Lennon Pub’ta karar kıldık. Başta popüler olduğu için fiyatları ortalama üstüdür diye tahmin ediyorduk. Ancak tahmin ettiğimiz gibi olmadı. Bizce fiyat olarak öğrenci işiydi ve kalite olarak oldukça iyiydi.

Bu bölgeleri gezdikten sonra akşam yemeği yemek için ideal bir mekan. Menü içinde çeşitliliği de fazla olunca tredişınıl bir şey denemeden bile karnınızı doyurabilirsiniz.

Charles Köprüsü’nden karşıya geçip kartpostallarımızı almak için hediyelik eşyaları gezdik. Uzunca bir günden sonra akşam kahvesi için de gündüz gözüme kestirdiğimiz « Costa Coffee »ye gittik. Mama Cafe kadar kendisini çok beğendik. Ama birinciliği tabii ki Mama Cafe’ye verdik. Costa Cafe’nin birçok yerde şubesi var. Şehrin birçok yerinde denk gelirsiniz. Ama o an aradığınızda bir türlü bulamazsınız. Bizim de başımıza geldi. Oradan biliyoruz.

Çok yürümüş, çok gezmiş ve çok yorulmuş olarak hostele gider gitmek uyuduk. Sabahın köründe Budapeşte’ye geçtik. Budapeşte’de 1 gece kalıp Prag’a gelmiştik. Prag reklam arasından sonra artık Budapeşte’ye dönebiliriz. Onu da yakın zamanda yazarım sanırım. (YAZAMADI)

Prag’tan aldıklarım arasından elimde kalanlar işte bunlar. Kartların birçoğunu sağa sola göndermiştim. Prag’ta hediyelik eşya dükkanı olarak çok fazla seçenek var ve Prag’taki hediyelik dükkanlarından birinde bizi şakşukaa şakşukaa şaka da şukaaa, çikita muz muz çikita muz ve bunun gibi bilimum şarkılarla karşıladılar. Türklere alışkınlar ve seviyorlar. Aldığınız her şeyin pazarlığını yapmayı unutmayın.

Herkesin mutlu gezileri olsun. 

1

 

Naber Prag?

Aferin Tuğba. 3 ay sonra otur Prag yazısını yaz. İçindeki yazma isteği nereye kaybolduysa hemen onu yakalayıp kulaklarını çek. Çünkü bu böyle olmuyor. Bundan sonra gezi bittikten sonra hemen oturup yazmaya başlayacaksın. Neyse notlarım hala benimle olduğu için notlar sayesinde taze bilgilerimle artık yazabilirim. 

Roma’ya ucuz bilet var Ayben, Venedik’e de biraz uyguna buldum. Baksak mı biletlere, tabii tabii bir akşam oturup bakalım. Tuğba Budapeşte’ye gidelim. Tamam biletlere bakalım. Ortalama bir bilet bulunur. Aaa ama oraya kadar gitmişken Prag’ı görmeyecek miyiz? Otobüsleri araştır, trenleri araştır ortalama bir fiyat yine bulunur. Sonra hepsi sırasıyla alınmaya başlar. Araştırmalar o hızla devam eder ve sonra gelsin tatil tarihi…

Türkiye’den Basel’e, Basel’den Strasbourg’a. Strasbourg’ta 1 gece uyu ve sabahın köründe tekrar Basel’e git oradan Budapeşte’ye orada da 1 gece uyu ve yine sabahın köründe hatta hava karanlıkken Prag’a hareket et!

Evet bence de müthiş bir yol takvimiydi. Ki beklediğim kadar yorucu olmadı. Benim için yorucu olan kısmı Türkiye’den dönerken çok çözecekmişim gibi Ales kitaplarını taşımak oldu. Tabii bir de mantılar. Ales kitapları hala duruyor. Bir de onları geri götürmesi var. Neyse bunu başka bir konuda irdeleriz.

Gelelim Prag’a canlar!

Ocak ayının sonlarına doğru yol boyunca Bratislava civarında kar gördüğümde Prag’ta kar olmaması için içimden tüm duaları ettim. Prag soğuktu ama öldürücü bir soğuk değildi ve kar yoktu. Bence yerinde bir soğuktu. Otobüsün bizi indirdiği yerden kalacağımız hostele doğru yol aldık. Yakınlarda bir yer olduğunu biliyorduk ama birazcık bakınmamız gerekti. Ayrıca demeden geçemeyeceğim ana caddeye çıkan yolda karşıdan karşıya geçmemiz gerekiyordu. Allah kahretsin öyle trafik lambasını. Yanmıyor katiyen yayalar için yeşil yanmıyor. Çok uzun süre bekledikten sonra yayalar için yeşil yandı ve bence sadece otuz saniyeydi. Biz daha karşıya geçme yolunu yarılamadan yayalara kırmızı yandı bile. Neyse ki o yoldan da kurtulup hostele geçtik._MG_9034

Hostel Lipa’da kaldık. Kalitesine göre fiyatı çok uygundu. Hostel görevlisinden gerekli bilgileri de alıp merkeze hareket etmeye hazırdık. Merkeze 10 dakikalık otobüs uzaklığındaydık. Bizim için sorun teşkil etmedi. İlk gün otobüs için bilet aldık tabii ki. Ama bilin bakalım sonra ne yaptık? Tabii ki hiç bilet almadık. Orta kapıdan biniyorduk, kimse bilet okutmuyordu ve hiçbir şekilde kontrol yoktu. Biz de bunun avantajını kullanarak ilk sefer dışında otobüse ve tramvaylara para vermedik.

İlk gün akşam üzeri Prag’ta olduğumuz için biraz şehir merkezini gezerek ve keşfederek geçirdik. Kartlarımızı ve hediyeliklerimizi nereden alabiliriz diye de dükkanlara göz attık. Ayrıca Prag’ta Old Town’da yürürken fark edeceğiniz ilk şey Astronomik Saat olacaktır. Özellikle altında birçok grubun toplanmış olması dikkatinizi çekecektir.

_MG_9250 En eski astronomik saat olması en büyük özelliği olmasına rağmen bana hikayesi daha ilgi çekici gelmişti. Bazı rivayetleri göre 15. yüzyılda Hanus tarafından yapılıyor ve tüm Dünya çok beğeniyor. Şehrin ileri gelenleri bu güzelliğin sadece Prag’ta olmasını istiyorlar ve bu yüzden Hanus’un bu saati başka bir yerde yapmasını istemiyorlar. Bunu garantiye alabilmek için de Hanus’un gözlerine mil çekiyorlar. Hanus’un bu durum çok zoruna gidiyor ve kendisini saate asarak intihar ediyor. Böylece saat bozuluyor. Saat yüzyıl sonra tamir ettirilebiliyor. Ancak daha sonra tekrar bozuluyor. Tekrar tamir ediliyor ama 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından yine darbeye uğruyor ve yine bozuluyor. Günümüzde ise çalışmaya devam ediyor.

Her saat başında 1 dakika boyunca animasyon bir gösteri oluyormuş. Ancak biz hiç saat başlarına yakın oralarda bulunamadığımız için animasyonu izleme fırsatı bulamadık. Olur da siz Prag’a giderseniz ve saat başlarına yakın oralarda olursanız mutlaka izlemeyi eksik etmeyin.

Old Town’da yürüyerek şehri tanıyorduk aynı zamanda da yemek yiyebileceğimiz hem güzel hem uygun hem de nezih bir yer arıyorduk. Evet, hem cam kenarı olsun hem de ucuz olsun.
Restaurace U Vesele Basy (Adres: Na Můstku 2)1

Nerede yemek yesek diye sağımıza solumuza bakındık ama bir türlü karar veremedik. Sonunda tabii ki yerlilerine sorarak birkaç yer tarifi aldık. Sonunda yer tariflerinden biri Restaurace U Vesele Basy’e götürdü. Benim gibi önyargılı ve pek geleneksel şeyler denemek istemeyen biri bile burada tredişınıl şeyler denedi. Elbette adını hatırlamıyorum ama genel olarak yemekleri lezzetliydi. Direkt damak tadıma uygun olmasa da güzeldi. Gidip gönül rahatlığıyla bir şeyler yiyebileceğiniz bir restaurant.

Yarım günü böyle bitirdik ama asıl gezi ikinci güne kaldı.

Prag II yazısına devam etmek için sizi buraya alalım tık tık.

Capitale De Noël!

_MG_8291

Nasıl olsa artık düzenli yazmıyor, o yüzden bakmaya gerek yok deyip ama sonra rastgele tıkladığında bu yazıyla karşılaşan okuyan sana da merhaba.

Üzerinden çok geçmiş olmasına rağmen bir türlü yazmanın kısmet olmadığı yazılarımı yazmaya karar verdim. Her şeyi erteleyin ama sakın yazmayı ertelemeyin dostlar. O günün heyecanı ne yazık ki bırakın aylar sonrasını günler sonrası bile kalmıyor. Heyecanımı size aktaramayacak olsam da ne ettim, ne yaptım şöyle güzel bir şekilde Capitale De Noël‘i anlatayım istedim.

Noel’in başkenti olarak kabul edilen Strasbourg’taki Noel Marketi Avrupa’nın en eski pazarlarından kabul ediliyor. Sanırım bu yıl 1000. yaşını kutladı. Dünya’nın her yerinden turistler şehre akın ediyor. Şehir Kasım ayında bir süsleniyor, Ocak ayının ilk haftasına kadar rengarenk kalıyor. Market ise Kasım ayından yılbaşına kadar açık ve canlı kalıyor. Şehrin çok iyi bir konumunda yer alan evimiz bize âdeta zevkten dört köşe olma hakkını veriyor.

İlk defa yılbaşında yurtdışında olmakla beraber bir de böyle köklü kutlamaların yapıldığı şehirde olmak daha bir başka oldu. Her yıl Noel Marketi’ne bir ülkeyi konuk eden Strasbourg bu yıl Belçika’yı konuk etmiş. Bir bölgede tamamen Belçika’ya ait satışlar gerçekleşiyordu. Bira stantları, çikolata stantları ve asıl en iyisi de patatesçisiydi. Yediğim en lezzetli patatesler kesinlikle Belçika patatesiydi.

Şehrin her yerinde rengarenk stantlar kurulmuştu. Her bölge ayrı güzel, her bölge ayrı bir estetiğe sahipti. Genel olarak sınıflandırma da vardı. Yiyeceklerin olduğu bölgeler, el sanatları, kıyafet, aksesuar bölgeleri gibi birkaç bölüme de ayrılmıştı.

Noel Marketi’nin ilk açılışı törenlerle yapılıyor. Açılışa gittim ama gitmez olaydım. O kadar kalabalıktı iğne atsan desem iğne yere bile düşemezdi o kalabalıkta. Kaldı ki bulmasını siz düşünün artık. Görkemli bir açılış oldu ancak benim beklediğim keyfi bana vermedi. Buz gibi havada saatlerce o açılışı beklemem ve yapılan gösterilen beni tatmin etmemesi hoş olmadı. En güzel yanı ise sanırım Fransız ünlü bir popçunun belediye başkanı ile birlikte geri sayım yapıp düğmeye basıp bütün şehrin ışıklarını yakmaları oldu. Gerçekten karanlık olan şehir, bir anda rengarenk oldu. Bir de Noel Ağacı var, kocaman. Bir kez onun için geri sayım yapılıp yakıldı. O anlar çok güzeldi.

Ben de tabii ki sonuna kadar Noel’in keyfini çıkardım. Akşamları patatesimi yerken her stantta mutlaka olan sıcak şarabımı da içmeyi unutmadım. Ayrıca ücretsiz birçok etkinlik oluyor; konserler, tiyatrolar, sergiler. Bir akşam bizde bir kilise korosunu izlemeye gittik. Çok eğlendim! Gerçekten çok güzeldi. Bir akşam da Katedraldeki sergiyi gezdim.

Olur da önümüzdeki yıllarda ziyaret etmeyi düşünürseniz mutlaka uçak biletinizi ve kalacağınız yeri çok önceden ayarlayın. Çünkü o dönem fiyatlar çok yüksek oluyor.

Sizi fotoğraflarla baş başa bırakıyorum.

Au revoir!

Tüm Mesele Romanya Vizesi

Geçenlerde bahsetmiştim, Romanya için vize başvuru yapacağım diye. Ancak apar topar İzmit’ten döndüğüm için vize son güne kaldı. Araya bayram gireceği için tedirgindim doğrusu. Bir de 09:00 – 12:00 vize görüşmesi olacağı için sabahın köründe gitmem gerekiyordu. Bayram öncesi vize başvurumu dün yapmış bulunuyorum.

Bu yazıyı olur da bir gün birileri Romanya vizesine başvurursa benim gibi sağı solu aramaktan vazgeçip doğrudan tecrübeli birinden öğrensin diye yazıyorum. Google insanları doğru yönlendir!

Romanya vizesinin çok zorlamadıkları ve bir projeyle gidecek olduğum için çok rahat davrandım. Öyle rahat davrandım ki vize günü bankaya gidip hesap dökümü çıkarttırdım. Hey gidi hey. Perşembe günü daha önce Romanya’ya gitmiş bir arkadaşımla konuştum. Facebookumda ekli olan ama daha önce hiç konuşmadığım bir arkadaşım(!) Birkaç araştırma soruşturma sonunda beni ona yönlendirdiler. Bir de ne görelim facebooktan zaten benim arkadaşımmış. Sağolsun çok yardımcı oldu. Sayesinde birkaç şeyi teyit etmiş bulundum.

Konsolosluğa götürdüğüm evraklar tam olarak şöyleydi;

– Pasaport

– 2 biometrik fotoğraf

– Davet mektubu (Davet mektubunda nerede kalacağımın bilgileri de vardı.)

– Uçak biletimin çıktısı

– Kimlik fotokopisi

– Pasaport fotokopisi

– Hesap extresi

– Vize başvuru formu

Hesap dökümü, kimlik ve pasaport fotokopisi bende eksikti. Onları sabah ayarlayacaktım. Sabah 7.5’ta yola çıktım. Önce Akmerkez’e gidip Garanti Bankası’ndan hesap ekstresi çıkarttım. Sonra da Garanti Bankası’nın karşısındaki anahtarcıda fotokopi çektirdim. Saat o arada 10’u geçiyordu. Hemen Akmerkez’in önüne atlayıp taksi bakındım. Bir polis yardımıyla yolun karşısındaki taksiyi durdurduk ve Romanya Konsolosluğu dedim. Akmerkezde evrak işi halletmek istiyorsanız çıkışında hemen kendinizi taksiye atın. Çok yakın oldukları için 5-6 TL yazıyor. Yürüyerek biraz uzak ve karışık gelebilir.

İçeri girdim ama yok böyle bir gerginlik. Dünkü sakinlik yerini paniğe bıraktı. İçeride vize görüşmesine gelenleri karşılayan bir adam var. İnsanlara « Dokunamayacaksın, fareyle basacaksın. » diye sesini yükseltip duruyor. Bir de çok sert. Ben ilk girdiğim anda görmedim, sıramı aldım oturdum masaya. Evraklarımı düzenliyorum, o sırada da etrafıma bakınıyorum.

Sonra bir şeye mi baktınız diye yanıma geldi. Yok hayır, dedim. Sonra aa bu form değişti yenisini getireyim sana derken bir başka kız adama soru sormaya başlayınca sinirlendi. Sıranızı bekler misiniz bakın hanımefendiyle konuşuyorum diye sert çıktı. Neyse sonra yeni formu doldurdum.

Sıram gelince de içeride veznedeki adamla görüştüm. Pozitif enerji aldım. Yer yer bulutluydu ama sonunu toparladık. En sonunda evraklarımı alıp 1’inde gel al dedi. Bayram girmese Salı günü gidip alacaktım sanırım. Neyse Cuma günü gidince vize çıkıp çıkmadığını görmüş olacağım.

Kısmet artık.

Kütahya Kent Tarihi Müzesi

Germiyan sokakta gezinirken diğer sokağa geçtiğimizde birden bir kapı açıldı ve beklenmedik bir ilgi ile müzeye davet edildik. Kütahya tarihi müzesi olduğunu öğrenince hemen girelim dedik. İlk başta en üst kattan gezmemizi isteyen Feride Hanım’ın dediklerine uyduk ve tarihin sayfalarını koklayacağımızdan habersiz konağın 3. katına çıktık.

Kata çıkar çıkmaz Kütahya’nın sosyal hayatı karşıma geldi. Kadınların ve adamların eski dönemden beri ne giydiklerinden, Kütahya’nın yemeklerine kadar oldukça çok hoş şeyler hazırlanmış. Hele bir de mankenler vardı ki sormayın. Gelin odası, baş odası, kına odası gibi geçmişin örnekleri canlı kanlı karşınızda duruyor gibi hissediyorsunuz.

Hepsini zevkle izledikten sonra alt kata iniyorsunuz ve Kütahya’daki meslekler karşınıza geliyor. Her odaya heyecanla girmek istiyorsunuz. En güzeli de bazı müzelerdeki gibi fotoğraf çekme yasağı yok. İstediğiniz kadar fotoğraf çekebilirsiniz.

Biz sanırım baya oyalandık üst katlarda. Yani o kadar güzeldi ki oyalanmamak imkansız. En alt kata indiğimizde Feride Hanım ve Mustafa Bey yine bizi büyük bir ilgiyle bizi karşıladılar ve alt kısımları gezdirdiler. Öncelikle fotoğraf odasında eski fotoğraflara baktık. Ki bu odanın güzelliği her fotoğrafa dokunduğunuzda ters dönüyor ve yeni hali karşınıza geliyor.

Daha sonra Feride Hanım panolardan önümüze sırayla bilgileri çekti ve anlatmaya başladı. Öyle güzel anlatıyor ki onun tadını çıkartmak için not almak bile istemiyorsunuz. Sadece o güzel ve vurgulu anlatımın keyfini sürmek istiyorsunuz. Feride Hanım’ın sunumları sırasında kendisinin müzeyi nasıl benimsediğini ve anlattıklarını nasıl yüreğinden akıttığınızı anlamak hiç zor olmuyor. İlle de ben çok odunum anlamam yahu öyle şeylerden diyorsanız gözlerinin içine iyice bakın, her kelimede o parıltıyı hissedeceksiniz.

Mustafa Bey ile paslaşarak ve sorduğumuz sorulara hiç sıkılmadan yanıt vererek bizi kendilerine hayran bıraktılar. Mustafa Bey müzenin 3 aylık güvenliği olmasına rağmen tarihi kendisine çok yakın hissetmesinden dolayı rehber kadar bilgiliydi. Hatta birçok müze rehberinden oldukça çok daha iyiydi. Feride Hanım’a çok saygı duyduğu ve örnek aldığı her cümlesinden belliydi.

Bahçedeki çinilileri de gösterdikten sonra ayak üzeri sohbet ettikten sonra çay ikram ettiler ve müzenin önündeki banklara geçtik. İşte tam o sırada bankın yanında yaşayan ninemiz ile de öyle tanıştık. Feride Hanım nine keyif çayın diye seslenirken 75 yaşında olan; bir o kadar genç ama bir o kadar da yorgun bakan o çift göz ile tanıştık. Oğlunu kaybettiğini, arada sırada torunun geldiğini ve artık o sokak civarında yaşayan sadece kendisinin olduğunu anlattı. Kışları soğuk oluyormuş evi sobalı olduğu için kışları torununa gidiyormuş. Öyle yalnız ki buralar biri öldürmeye kalksa çığlıklarımı kimse duymaz dedi.

Eski Kütahya’yı anlattı; önceden hiçbir kötülük olmadığını hatta şu an bile çok fazla olmadığına değindi. Yaşanan kötü şeylerinde yerlilerin değil dışarıdan gelenlerin yaptığını söyledi. O sırada yalnızlığın üzerine komşuluktan bahsetti. Komşuluk her geçen gün anlamını yitiriyor ama bu gençler öyle sahip çıktılar ki aile gibi olduk dedi. Gerçekten de bir aile gibiydiler. Feride Hanım ise günde 8-9 saat orada olduklarını yeri geldiği zaman ailelerinden daha çok birbirlerini gördüklerini ve aslında gerçekten evleri gibi olduğunu söyledi.

İmrenilecek bir müze ortamı vardı. Müzenin en ufak bir noktasında toz görmemem bile beni çok mutlu etti.  O müzeye adım atmadan önce Kütahya’nın bu kadar büyük bir kültüre sahip olacağını beklemiyordum. Evet, her yerde geçmişin izleri vardı ama aslında bu izlerden bu kadar çok etkileneceğimi beklemiyordum.

Çaylarımızı içtikten sonra teknik bir servis geldi. Feride Hanım’ın gezdiremediği Mustafa Bey’in gezdirdiği yan konağa geçtik. Özellikle biz hatunlar için incik boncuk ne ararsanız el yapımı, çok değerli şeyler mevcuttu. Özellikle taşlar çok etkileyiciydi. Tabi her zamanki gibi benim gözümü akik aldı. Bu arada bu kısımdaki incik, boncuk, gümüşler, taşlar, manyetikler satın alınabiliyor. Hepsi de genç kızların elleriyle yapılıyor.

Aynı zamanda burada yüzyıldan eski olan ve hala çalışan bir piyano mevcuttu. Tuşlara basmanıza bile izin veriliyor. Kafanızı biraz içine sokarak da nasıl çalıştığını gözlemleyebiliyorsunuz. Bir de bu önceki zamanlarda açık hava gösterimi yapılırken bu beyaz perdede hani, işte onun neyi vardı ya bak adını unuttum. Neyse ki fotoğraflar neyi demek istediğimi size çok net açıklayacaktır.

Bir de burada Kütahya arşivi olan bir oda mevcut. Kütahya’ya dair ne ararsanız hepsi o odada var. Gazeteler, dergiler, kitaplar, yazılanlar, çizilenler… Tam sayısını hatırlayamamakla beraber Kütahya’nın geçmiş tarihlerinden oluşan albümler mevcuttu. Tek tek açarak hepsini inceleyebiliyorsunuz.

Ahh demeyi unuttum bir de bu müzenin çok güzel bir düşüncelerinizi ifade edebilmek için bir alanı var. Küçük kağıtlara ziyarete gelen insanlar müzeden çıkarken düşüncelerini yazıp oraya yapıştırıyor. Biz de elbette düşüncelerimizi yazıp yapıştırdık. 2 yıllık bir müze olmasına rağmen çok fazla ziyaretçiye de sahip. Eğer olur da yolunuz Kütahya’ya düşerse kesinlikle ilk önce gezmeniz gereken müzelerden biri. Hatta sırf görmek amacıyla özel olarak bile yolunuz düşmüyorsa bile düşürülebilir.

Bizim göremediğimiz ve gezemediğimiz o kadar çok yer kaldı ki hepsi artık bir gün yolumuz düşse de hepsini gezsek diye düşündük. Hele ki Aizanoi Antik Kenti göremediğimiz için çok üzgünüm.

Özellikle Feride Hanım’a daha sonra Mustafa Bey’e ilgileri için çok teşekkür ederiz.

 

Fotoğraflar:

İlk Durağımız Kütahya; Merhaba.

İstanbul’dan hareket ettikten sonra uyumaya çalıştım bir süre. Bilgisayarda takıl onu karıştır, bunu kurcala derken bir ara gözlerimi kapatmışım. Sonra böyle gözlerim buğulu şekilde camdan bakarken, burası ne kadar da tanıdık gibi diye içimden geçirirken yahu aynısı İzmit’te de var eheh derken birden burası İzmit diyerek kendime geldim. Meğersem ne kadar çok özlemişim orayı. Cama yapıştım İzmit’e bakıyorum. Halkevinde inip Zanzi’ye geçmeyi düşünmedim de değil. İzmit’e ne çok anlam yüklemişim.

Uyumak ve uyanmak arasında tüm geceyi geçirdim ve hatta otobüste kıpır kıpır olan bir bendim diyebilirim. Sonra birden gözlerimi açtım porselenleri gördüm. Hala neden dediğimi bilmiyorum ama uyandırırken; panik yapma Kütahya’dayız dedim. Sonrasında çok güldük. Sabah 6 ve biz Kütahya’dayız. Servisle merkeze geçtik ve herhangi bir yerde indik. Biraz şaşkın bakışlarla nereye gitsek ki diye düşündük. Etrafta kimseler yok tabi.

Sonra tabelaları gördük, şu tarafa gidelim dedik. O sırada da kaleyi gördüm. Aha dedim kale ilk hedefimiz olsun. Ayy demez olaydım. Sabahın 6’sı ne kalesi yahu derler insana ama demediler işte. O sırada simitçiye usulca yaklaştık ve iki sorumuz var dedik. Öncelikle kaleye nasıl çıkabiliriz ve ikincisi gözleme nerede bulabiliriz diye sorduk. Simitçi gülümseyerek önce karnınızı doyurun dedi. Gözlemeciler 12’den önce açılmaz ama mercimekli börek kesinlikle yemelisiniz dedi. Mercimekli börek mi? Hı ho ben istemiyorum derken almış bulunduk. Hatta karşıdaki kahveyi göstererek çayınızı da içebilirsiniz dedi. Kahve dedi lalala diyerek sevinçle kahveye doğru yol aldık. Hoş kahveden daha çok modernize edilmiş çay ocağı gibiydi. Ağaçların altında küçük hatta çok minik masalar ve tabureler, gazetesini okuyan bir adam ve çaycı vardı. Dışarıya oturduk ve çok güzel demlenmiş çayımızla umduğumdan çok daha güzel olan lezzetli mercimekli böreğimizi yedik.

E dedik kalkalım yürüyelim ve burnuma gelen güzel bir kokuyla kafamı çevirir çevirmez fırından bir ded ve ondan daha genç biri çıktı. Ayaküstü sohbet ettik. Nereden geldiğimizi sordu, ne okuduğumuza kadar  konuştuk. Hatta çayımızı için dediler ama daha az önce içtiğimiz için buruk bir şekilde teklifi geri çevirdik. Evet, buruk bir şekilde diyorum çünkü o kadar şeker insanlardı ki dönüşte gelelim içelim dedik. Bize yolu tarif ettiler ve biz de düştük yollara.

Tırmanıyoruz.

Şaka değil gerçek. Yazlık sandaletlerimle patikaya tırmanıyoruz. Tırmandıkça bitmiyor, yürüdükçe ulaşamıyoruz sanki. Arkamızı dönüp şöyle bir Kütahya’ya bakıyoruz; sanki birçok köyün bir araya gelmesiyle oluşmuş, kasaba; kasabaların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir şehir görüntüsü var. Huzurlu kokuyor, hoşuma gitti. Ninenin de dediği gibi emekli şehri kesinlikle. Nine kim derseniz onu bir sonraki yazımda uzun uzun anlatacağım.

Kaleye gelmişken neredeyse pes edeceğim. Çantalar ağır, hava ısındı ve tırman tırman hala zirvede değiliz. Sonra birden geldik ve etrafta dönmeye başladık. Selçuklu’dan kalma tek eser olan camiinin etrafında dönünce kalede hayat olduğunu anladık. Kuru bir kale beklerken gayet canlı bir yer görmeyi beklemiyordum. İlk adımımızla çeşmenin üzerinde burada bulaşık yıkamayın yazısını görünce işte Türk dedim, demek ki buralarda bir piknik  alanı var. Önden yukarıya doğru çıkarken, insan geliyor, aaa çay bahçesi varmış yahu diye bağrındım.

Suyu bitmiş ve susuzluktan ölmek üzere olan bir insan olarak sevinçten şarkı söylemeye başlayabilirdim. Elbette başladım, başlamadım da değil. Hatta bir arabayla gelen birkaç kişi vardı, ileride de iki amca oturuyordu. Amcalardan biri kalenin bekçisiymiş. Üst tarafa döner restaurantın olduğu yere götürdü. Ama ne yazık ki 12’de açılıyormuş. Özelliği ise 1 saatte 360 derece dönüyor. Siz gözlemenizi afiyetle midenize indirirken o sürede dönüyorsunuz ve Kütahya’yı en tepeden her açıdan görüyorsunuz.

Kaleyi gezdikten sonra alt tarafa indik ve nasıl ineceğimizi sorarken Halil amcayla Kütahya’nın geçmişine bir pencere açtık. Bize kalenin eteklerinden şehri gösterirken hikayeleri ve eski dönemleri anlattı. 20 yıl öncesi bile yoktu işte şuralar diye hiç enerjisini bitirmeden anlattı. Hatta anlatmaktan keyif aldığı, Kütahya ile gurur duyduğu çok belliydi.

Tüm hikayeleri dinledikten sonra özellikle kalenin tarihini öğrendikten sonra yola çıkmaya hazırlandık. Hedef Tarihi Kütahya Evleri olarak belirlendi. Halil amcanın çılgın köpeği bize eşlik etti. Yol boyunca köpek ile atıştık durduk. Hadi bizi geçirdiğin yeter desek de içi sinmedi; teee en aşağılara kadar bizimle aynı adım atarak, ilerlediğinde bekleyerek, geri kaldığında koşarak bizimle aynı gitmeyi başardı. Ahh Rozi sen ne tatlı bir köpeksin.

Halil amcanın tarif ettiği İshakçılara geldiğimizde otobüse soracakken yoldan geçen başka araca sormak durumunda kalınca ilk otostopumuzu da çekmiş bulunduk. 10 dakika ya gittik ya gitmedik tam emin değilim, ama o arada bile çok hoş sohbetler ettik. Hatta arabadan inerken araçtaki hazırlanmış çantayı fark ettiğimi görünce; arabayı kullanan, işte benim de çantam böyle güzel bir maceraya hazır ama eşlik edeni yok henüz dedi. Daha sonra da girişi tarif etti. Tam o sırada konuşurken otogar muhabbetlerine girince yan tarafta olan amca otogara gitmeye çalışıyorsanız o tarafa gidiyorum, sizi bırakabilirim gençler dedi. Şaşırdık, böyle bir şey beklemiyorduk Kütahya’dan. Teşekkür ettik Germiyan sokağına ulaşmaya çalıştığımızı söyledik. Tee buradan dümdüz gideceksin dedi. Germiyan sokağında Tarihi Kütahya Evleri ile de öyle tanıştık.

İnsanlar sıcak kanlıydı, sorduğumuz her bir soruya yanıt aldığımız gibi daha sormadan bile aklımızdaki soruların yanıtlarını alır olduk. O sırada Sibel’i uyandırdım, kalk kız biz geldik dedim. Biz gezene kadar ona hazırlanma süresi tanıdım.

Sokağa tam anlamıyla bayıldım. O nasıl bir güzelliktir, ne hoş bir yürüyüştür öyle. Hele o evler ne kadar güzel. Geçmişin izlerini sırtında taşırken yorulan konakların daha fazla sevilmeye ihtiyacı var. Sokakta evleri incelerken bir konağın önünde bulduk. Kapalıydı, hayal kırıklığı yaşarken; az önce geçtiğimiz diğer ayrımdaki sokakla devam etmemiz gerektiğini hissettim. Ve diyorum ki iyiki hissetmişim. Kütahya’yı bana tanıtan o sokağı ve o üç insanı unutmayacağım. Nine de bunlardan biri. Diğer yazıyı sadece o üç insana ve o müzeye ayırmak istiyorum.

Bu arada Manisa teknik sebeplerden dolayı iptal ve Eskişehir’e geçiyoruz 5 arabasıyla.

***

Yukarıdaki fotoğraf: « Burada bulaşık yıkamayın. » hatırası.

ve ondan sonraki de Germiyan sokakta, zile basıp kaçalım çocukluğu.

 

 

Bakkala Kadar Gittim, Döneceğim.

Bir şey unuttum mu hala blimiyorum. Sanırım ihtiyacım olana kadar da ne unuttuğumu bilemeyeceğim. Bu arada yoldayız. Gerçekten yoldayız yani. Son ana kadar türlü aksiliklerle 1 arabasındayız.

Bir ara yola çıkamayacağımızı düşündüm, yarına kalabilirdi. Elbette dünyanın sonu olmayabilirdi ama benim canımın sıkılması için yeterliydi. Çorlu’dan 23:15’te hareket edecekken 23:38’de hareket ettik. Oldukça gergin dakikalar geçirdim. Zaten orada böyle sakince otobüsü beklemek beni çıldırttı. Babam varken de böyle olay çıkartmak istemiyorum. Ama sonunda babam yetişemeyeceksin diyerek ortalığı ayağa kaldırmayı başardı. İşte o an kimin babası ya dedim ve gelen otobüs bekleme yapmadan hemen hareket ettirildi.

Otobüse yanlış firmanın yolcusu da bindiği için sorunlar ve beklemeler daha da bir arttı. En ön koltukta yola ve tepedeki saate gözlerimi diktim, dudaklarımı kemiriyorum. Yetişememe ihtimaline göre tüm olanakları değerlendirmeye çalışırken en iyi seçenekle yarın sabah arabasına kalıyoruz dedim. Sonra hızlandık ve 10 dakika kala geldik ama bu sefer de alt tarafta indirdi, yukarıya da tam 01:00’da servis varmış. Help çığlıkları attım sanırım telefonda, yanımdaki görevli gelin sizi götüreyim dedi ve sağolsun çok hızlı bir şekilde beni yetiştirdi. Evet, bildiğin yetiştim yahu.

Bilgisayarım servisten hala gelmediği için Okan’ın bilgisayarındayım. Bu bilgisayarda çok dilekçe yazdığım için klavyeye pek yabancı değilim eheh. Hatta mozillayı da kaptım, benimdir. Tüm her şeyleri yerleştirdim. Bir ara bilgisayara dantel örteceğim diye korktum. Bilinçaltımda böyle şeyler mi var yahu diye korkmadım da değil.

Kütahya’da @dogalselection için çeyizlik porselen bakacağım ahah.

Bu arada twitterdan iyi dileklerde bulunan herkese çok teşekkür ederim.

Böyle garip bir şekilde onların varlığı iyi geliyor. Çok mutlu oldum.

@duzensizfiil’e de en gergin anlarımda fikirler vererek beni sakinleştirdiği için ayrıca teşekkür ederim.

Tek tek teşekkür etmek istiyorum ama ışıkları kapattılar yaa. Belki uyumayacağım ben. Ühüh.

Sabah iner inmez Sibel’i arayacağım kalksın; nerede en iyi gözlemeci var söylesin, gözleme yiyeceğim ben. Bizim bakkalda gözleme kalmamış Kütahya’da var dedi, aslında bu yüzden yollardayız.

***

Gitmenin neresinden bakarsanız bakın, çok hüzünlü. Kalmaktan bile daha hüzünlü olduğunu düşünüyorum çoğu zaman. İstersen 1 saatliğine git, istersen 1 aylığına… Bir yanın buruk kalıyor, ardında bir şeyler bırakırken. Hiçbir şeyin ardında çok şey saklı oluyor.

Gitmeli bazen insan, kendinden.

Gezi Rotamız

Yarın gece büyük ihtimal 1 arabasıyla Kütahya’ya doğru yola çıkmış olacağız. Belki Sevil işlerini ayarlayabilirse yarından o da bizimle gelebilir. Onun dışında bugün birkaç karışıklık oldu, son anda tersliği sezerek hemen olayı çözüme kavuşturdum.

Okan az önce t-shirtleri attı. Ters baskı olmuş; önü arkasına, arkası önüne olmuş. Yine de fena değildi, sevdim. Kırmızı ve siyah yazı olmuş. Birkaç günde iyi yetiştirdi.

Çantamı hazırlamaya başladım bugün. Ütülemekten eskittiğim t-shirtlerime « merhaba » diyorum. Yanıma alacakları unutmayayım diye not alayım diyorum aman nasılsa aklıma yazdım boşver diyerek erteliyorum. İşte bu yüzden önemli birkaç şeyi unutmayı başaracağım. Bu da bir marifet tabi.

Eğer yollarda sorun yoksa 6-7 gibi Kütahya’da olurmuşuz. Sibel var, liseden arkadaşım. Kütahya’daymış, bilmiyordum. Facebookta paylaşınca yazdı, bilgilendirdi azıcık. Gelir gelmez beni uyandır dedi. Saat 5’te aramaya başlarsam 7 gibi anca uyandırabilirim heralde.

Bir de gözleme meşhurmuş, gözleme yiyeceğiz eheh.

 

Sahi rota diyordum; nerede kaç saat kalacağımız belli olmamakla beraber rotamız budur.

 


İstanbul – Kütahya – Manisa – Eskişehir – Ankara – Afyon – Uşak – Sivasli – Banaz – Burdur – Antalya – Çivril – Denizli – Nazilli – Aydın – İzmir – Didim – Kuşadası – Söke – Selçuk – İzmir – Aliağa – Dikili – Bergama – Sarımsaklı – Ayvalık – Burhaniye – Edremit – Altınoluk – Akçay – Bursa – Altınova – İstanbul.