bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

Hem Nice’te, hem de Nice’e çok uzak: Vence

Soğuklardan çok şikayet edince kış ortası küçük bir güneşli kaçamağa hayır diyemezdim. Bu sefer öyle planlamalardan bahsetmeyeceğim. Çünkü gerçekten hiçbir plan yoktu. Yolculuğun üç gün öncesi “tamam, gidelim” diyerek uzun soluklu bir yolculuğa çıkmış olduk. Evet, bu sefer araba ile yollara düştük. Ortalama 9 saat süren yolculuğun ardından bir akşam vakti Vence’in dağ yamaçlarındaki eve ulaştık.

Strasbourg’un soğuğundan sonra inanılmaz bir sabaha gözlerimi açtım. Güneş, balkondan içeri süzülmüş ve beni güzel bir havaya davet ediyordu. Bilenler bilir; güneş enerjisiyle çalışan bir bünyeye sahip olduğum için koşa koşa merdivenlerden inip kendimi bahçeye attım. Gördüğüm manzara beni benden almaya yeterince yetti.

Vence

Öncelikle Vence için hem Nice’te hem de Nice’e çok uzak demek istiyorum. Geçen sene 14 Temmuz kutlamalarında Nice’te yaşanan kamyon faciasından sonra ne yazık ki çok ciddi bir turist kaybı yaşanıyormuş. Bu yüzden de Vence için Nice reklamını yapmak biraz riske giriyormuş ama Nice’ten uzak diyerek de güvence altına almaya çalışıyorlarmış. Beni buraya bırakırsak saatlerce bir şeyler anlatırım. O yüzden gezi notlarıma geçiş yapalım.

Vence, Nice’e araba ile en fazla 3o dakika uzaklıkta güzel ve huzurlu evleriyle tanınmış sakin bir kasaba. Özellikle çok popüler olmaması nedeniyle Hollywood yıldızları tarafından sakin bir tatil için tercih ediliyormuş. Sanırım bu yüzdendir ki evleri de yaşamı da oldukça pahalı. Zaten her yerde emlak ajansları mevcut. Şöyle vitrine göz atınca kiralar ve satılık evler dudak uçuklatan cinsten. Genel olarak evler Alp’in dağ yamaçlarında tercih edilmiş ve şehrin manzarasının tadı çıkartılmaya önem verilmiş.

Vence’te ya da Nice’te neler yapılır?

Gerçek bir temiz havanın sizi sarhoş etmesine izin vermek için mevsim bahar ve kış ise bol bol yürüyüş yapılır.

Vieille Vence bölgesindeki eski şehir gezilir. Daracık sokaklardaki dükkanlardan hatıralık eşyalar alınabilir.

St. Paul de Vence

St Paul de Vence’e zaten gidilmezse katiyen olmaz. Rengarenk çiçeklerle donatılmış ve dar sokaklardan oluşmuş eski köy olarak geçer. Bu eski köy sanatıyla ve sanatçılarıyla ünlüdür. Tarihte de Picasso gibi birçok ünlü ressama ev sahipliği yapıp ilham kaynağı olmuştur. La Fondation Maeght Müzesi’nde de resim sergileri bulunmaktadır. Vaktiniz varsa ve ilginizi çekiyorsa müzeye de girmenizi tavsiye ederim. Ne yazık ki ben çok iyi resimden anlayan bir insan olmadığım için maksimum 1 saatte bitirdim. Sanırım bunun 20 dakikası da o çok güzel yemyeşil labirent bahçesinde vakit geçirdim. Köyde çok güzel butik dükkanlar ve resim galerileri mevcut. Biz bir Noel’in ertesi günü olan Pazar günü gittiğimiz için ne yazık ki neredeyse hepsi kapalıydı. O yüzden içleri hakkında bilgi veremeyeceğim ama dışarıdan çok güzel görünüyorlardı. Yine de sakin ve sessiz gezmeyi tercih etmiş bulunuyoruz. Sokakların tadını çıkartarak insan saatlerce fotoğraf çekebilir.

Antibes Juan-les-Pins’e gidilir ve denizin tadı çıkartılır. Sahilde yürüyüş parkuru var; o da tamamlanmaya çalışılır. Ben biraz o gün rahatsız olduğum için yürüyüş parkurunu yarısına kadar tamamladık. Gerçekten çok güzeldi. Denizin ve güneşin tadını dosyasıya çıkartıyorsunuz. Sahilden sonra yemek marché bölümünün girişindeki restaurantı önerebilirim. Muzlu ve nutellalı krepi krem şanti ile o yorgunluğun üstüne inanılmaz bir şekilde afiyetle yediğimi hatırlıyorum. Hem rahatsız hem de yorgun olduğum için sadece krepe odaklanmış ve not almayı unutmuşum. Bu nedenle ne yazık ki restaurantın adını veremeyeceğim. Ama o pazar girişinde sağda kalıyordu.

Nice’e gidilir. Yani ben öyle doğrudan büyük Fransız şehirlerine bayılamıyorum. Marsilya’da da öyle olmuştu. Ölüyorum, bitiyorum diyemiyorum. Çevresindeki Vence gibi Cagnes gibi ya da Antibes gibi civarları daha çok seviyorum. Ama sonuçta buraya kadar gelip Nice’e uğramamak da olmazdı. Nice’e müzeye gitmeye karar verdik aslında. Modern Sanatlar Müzesine gittik. Öğrenci kartınızı gösterdiğiniz zaman ücretsiz oluyor. Ernest Pignon‘un çalışması mevcuttu. Sanırım gerçekten çok ilginç buldum. Her dönem farklı ve güzel bir çalışma olduğunu müze müdavimleri bildirdi. Müze çıkışı en canlı caddesinde yürüdük. Bana nedense Kadıköy’ün arka sokaklarını anımsattı. Noel dönemi de olduğu için kendimizi Noel Pazarı’na atıp bu sene bitmek bilmeyen “pamuk şeker” yeme arzumu mutlu sona erdirdik.

Nice Noel Pazarı

Bir akşam yemek için Cagnes tarafına gidilip deniz ürünleri yenilebilir. Biz burada Santa Lucia‘ya gidip midye yedik. Fiyatını normal bulduğumu söyleyebilirim. Öyle çok pahalı bir restaurant değildi. Linkte çok az menü içeriği görünüyor ve pahalı görünüyor. Ama gittiğinizde uygun fiyatlı 10-15 arası bir şeyler bulabilirsiniz. Midye sunumları çok hoştu. Kocaman renkli bir tencerede geliyor; masadaki herkese farklı renkte tencere getirmeleri de daha bir hoş duruyor. Ben elbette bitiremedim.

Antibes Juan-les-Pin

Vence’te olup Nice’e, Nice’te olup Vence’e gitmek için ulaşım otobüsler ile mevcut. 400 numaralı otobüsün çok sık aralıklarla geliş gidiş yaptığını yerlilerden duymuştum. Fiyatları da normalmiş; şehir içi otobüs olarak geçiyor zaten. Buradaki linkteki saatlere göre gezinizi planlayabilirsiniz. Otobüs kullanmadığım için net bir zaman dilimi veremeyeceğim ama kullananlar yarım saat sürdüğünü söylüyor.

St. Paul de Vence

Cannes’a gidilir. Ama biz zaten yeterince gezdiğimiz için artık başka bir yere gidecek enerjimiz yoktu. Amacımız öyle durmadan gezmek tozmak değil gerçekten dinlenmek ve güneşin tadını çıkartmaktı. O yüzden biz gitmedik ama siz elbette rotanıza ekleyin.

Ne zaman Güney Fransa’da olsam güneşe doyduktan sonra evime dönmek için gün sayıyorum. Strasbourg bana daha masalsı bir haz veriyor. Bu yüzden sanırım bu küçük ve sıkıcı şehri çok seviyorum.

Yol açık, yola çık. 

Strasbourg Şubesi

Seriye Maalouf’un bu şarkısıyla başlamayalım mı? Başlayalım. O zaman yan sekmede dinlemek için buraya tık tık alıyorum.

Şimdi başlayabiliriz.

Bir önceki yazıda bahsettiğim gibi hayatımızın şu anki gidişatının tadını kaçırmayacak düzeyde buradan devam ediyoruz. Yeri geldiğinde isimlerde ve gerekli konumlarda değişiklikler yapılarak bazı değerlerin korunması gerektiğine karar vermiş bulunuyoruz.

Bundan yaklaşık 2 yıl 2 ay kadar önce bir sabah gözlerimi şaşkın gözlerle açmış ve caddenin aşağısına mı yukarısına mı gitsem diye düşünürken sırtımda korkunç bir ilişkinin ağırlığı vardı. Her ne kadar geçmişe şu an hayatımda olan adam için pek bir şeyler dile getirmek istemesem de elbette özet geçmek gerekirdi. Yani çünkü o yıl hissettiklerimin, öfkelerimin ve krizlerimin şimdi değerlendirmesini yapınca tek pişmanlığımın adamın yüzüne ne kadar boktan olduğunu söylememiş olmamdan kaynaklandığını anladım.

Bazen bir insana aşık olmazsınız ve o karşınızdaki de aşık olmadığınızın farkındadır ve bunun acısını sizden bir şekilde çıkartmak için zaman kollar. Çok sevmedim ama vaktiyle değer verdiğim oldu. Hatta bazı güzel günlerimiz de oldu. Bazı mutlu anlarımız da vardı. Ama bu iki yıllık bir ilişkiyi sürdürmek için katiyen yeterli değildi. Bir de kendisini çok zeki sanıp aslında tek başına hiçbir şeyi beceremeyen sürekli olarak başka nedenlerle kaçırdığı hayatın depresifliğini yaşayıp günü elinden kaçırmaya devam eden bir adamdı. Bir de üstüne bir insan seyahat etmekten nasıl nefret edebilir, aklım almıyor. Sanırım benim için seyahat etmeyi sevmeyen bir adam ile birlikte olmak nefes almayı bilmeyen bir adamla birlikte olmak gibi bir şeymiş.

Elbette bir başka hatam da zaten her şeyi ardımda bırakıp yurt dışına yerleşmeye karar verdiğimde çoktan o dönemlerde anlamını bitiren ilişkiye devam etmekti. Üstüne yetmedi bir de 1 yıl boyunca iki ayda bir kendimi Türkiye’de bularak vicdanımı rahatlatıyordum. Sorumsuz değilsin bazenoyleolur. Bir ilişkin varken pat diye böyle bir karar verip gittin ama bütün varını yoğunu uçak biletlerine yatırıyorsun. Aferin kız falan diye de kendimi ikna ediyordum. Aslında tek istediğim toplumsal kuramlara yeterince sadık kalarak yine de bir bok olmayacağını görmekti. Çünkü annem yeterince ilişkilerde burnumdan kıl aldırmadığımı, bu şekilde hiçbir zaman sağlıklı ve uzun ilişkiler yürütemeyeceğimi söyleyerek toplum baskısının hanenin içine girmiş haliydi. Kısa süreli hayatıma giren çıkan adamlardan ben değil, annem yorulmuş ve artık bazı şeylerin değişmesini istiyordu. Ben de gösterecektim ona. Benim için de bedeli biraz ağır olacaktı.

Her insan başka bir yaşam iken öyle manyak bir adam ile birlikte olmak hayatımın tecrübesi oldu diyebilirim. Yaptığı manyaklıkların hangi birisini anlatacağımı bilemiyorum. Kıskançlık ile geçiştirilemeyecek ciddi boyutta tedavi görmesi gerektiğini düşündüğüm kirli düşünceleri vardı. Bir şeylere inanıyor ve o var olmayan şeyin öyle olmadığına onu ikna etmenizi bekliyordu. Ama dışarıdan görseniz kendisinden emin, kültürlü, kendisinden emin ve artık yaşının adamı gibi görürsünüz. Ama bilirsiniz ki balonlar da patlıyor.

Strasbourg’taki ilk yılım ilişki kavgalarıyla bir bok anlamadan geçti diyerek özetleyebiliriz. Hatta ben sadık bir şekilde ilişkiyi bitirirken o arsız gibi bir de aldatarak bitirmiş oldu. Bu arada hazır yeri gelmişken de üç beş kulağınıza küpe olsun diye de not bırakayım. Siz iş hayatının bir ucundan başlamış ve yaşam mücadelesi verirken hala üniversite sıralarında olan üniversite kafasındaki bir adam ile bir ilişki yaşanmaz. Ben altıncı hisleri oldukça kuvvetli bir bazenoyleolur olarak kokuyu çoktan almış ama pek de umrumda olmamıştı. Başka planlarım ve başka yaşam mücadelerim vardı.

Strasbourg’taki ilk yazımda 40 gün kadar buradaydı ve benim için inanılmaz zorlu geçti. Zaten aylar önceden yapılan planların bir taraflarımızda patlamaması için devam ediyor, döner dönmez artık noktalamak istiyordum. İyi bir ev sahibi olmak için elimden gelen her şeyi yaptım. Yani onun da gelirken çok emek verdiğini görmezden gelmek haksızlık ve acımasızlık olurdu. Ben seyahatler, başka başka şeyler planlarken kendimizi her seferinde teknoloji mağazasında buluyorduk.

Bence ikimiz de biliyorduk ki o uçaktan inerken aslında artık başka yollara dönecektik. Nitekim öyle de oldu. Şu an nasıl bitirdiğimizi bile hatırlamıyorum ama o yine sapkın düşüncelerini teyit ettirmeye çalışıyordu. Sonra da artık ne kadar çıldırttıysa her yerden engelleyip bütün fotoğrafları her yerden silmeye başlayarak yeni bir güne başladım.

Sonrası pek umrumda olmadı. İlk başlarda bahsettiğim toplumun baskısı haline gelen annem, bitirdiğimde bir oh çekmiş ve rahatlamıştı. Yani annem de ben de bazı şeylerin zorlamaya gelmediğini hele ki ilişkinin yoğun duygular olmadan yaşanmayacağını ve ne yazık ki benim de kolay kolay yoğun duygular yaşamadığımı kabul etmiş olduk.

Bu arada kısa bir süre içinde o kişiyle direkt ilişkiye başladılar. Bazen o kız için de üzüldüğüm oldu. Bu herifin ne bok olduğunu, geçmişte ne boklar yediğini ve ne kadar saygısız bir adam olduğunu anlatmak istedim. Sonra da kızın midesizliğini hatırladım. Kardeşime kadar tanışmış olan kızın; yaz boyu onun buralarda benimle olan paylaşımlarını ve sevgi dolu yazdıklarını okuyup güzel bir başlangıç yaptığına göre hiç bulaşmamak benim için daha huzur dolu olacaktı. Öyle de oldu. Bambaşka bir hayata başladım. Türkiye’den öğrenci vizesi alıp Fransızca öğrenmeye başlamak üzere geri dönmüş oldum ve kuş kadar hafiftim.

Uçuyordum.

Aradan uzun bir süre sonra bir gece dogalselection sarhoş kafasıyla bir şeyler yazmış ama sabah uyandığımda bir halt anlamadım. Neyse ki artık sarhoş olduğunda bir şey yazması gerektiğinde direkt ses kaydı göndererek olayı daha net hale getirmeye başladı. Çünkü bizde çözümler bitmez. Neyse işte diğer gün konuşup hatırlamaya çalıştı. Aradan çok uzun zaman geçmiş yani ne kadar geçtiğini bile hatırlamıyorum ama en az 2 ayı var heralde. Sonra bu adam dogalselectionu arayıp bir ilişkisinin olduğunu söylemiş. Yani burada aldı bizi bir gülme. Yani şimdi bunu arayıp benim arkadaşıma bildirmesinin nedeni nasıl bir mallık olabilir diye sorguladık. Ben bambaşka bir dünyada iken o nasıl bir kafadaydı da ondan umudu kesmem için başka bir ilişkide olduğunun haberini bana yolluyordu.

Bu konuda dogalselectionun ona tepkisi tam yerindeydi. Kendisine mi benimle ilişkinin bittiğini kabul ettirmeye çalışıyordu yoksa hayatındaki yeni kişiye bak ona da söyledim artık seninleyim mi diyordu. Bu konuyu hiçbir zaman bilemedik ama bizim ara sıra hatırlatıp kahkaha atmamıza neden olan bir hatıra olarak aklımızda kaldı. Sonrasında da baya üzerine geyik yapmıştık. Hatta şimdi düşünüyorum; üzerinden o kadar zaman geçmişti ki Ayşe ile ev arkadaşı olmuş onunla da baya bu duruma gülmüştük. Bir insan aylar sonra niye böyle bir şeyler yapar hiç bilemedik.

İşte artık Türkiye ile bağlarımı koparıp yeni hayatımın şubesini açmaya başladığımız dönem böyle başlıyor.

Sırtınızda ilişkilerinizin korkunç yüklerini taşımayın.

Hayat bir kere, tam da şu anda yaşanıyor.

Hiçbir şeye değmez.

Aşk hariç. Çünkü eğer aşk varsa o yolda çekilen bütün acılar kutsallaşabiliyor.

Yoksa siktir edin.

Şimdi şehrin ikinci bölümüne devam edebiliriz.

Strasbourg’ta 3 Türk kadını olarak ilginç anlara imza attık.

Yakında, buralarda.

Uzay

Hayat tam anlamıyla ilginç sürprizler yapabiliyor.

Ben de kendime ilginç sürprizler yapabiliyorum.

Evet, güzel şeylere karar verdim.

Oturup saatlerce son 2 yılda neler oldu ve hep birlikte neler yaşadık onları buralara yazmanın zamanının geldiğine karar verdim. Ayşe ile her bir araya geldiğimizde “ne zaman artık sex and the city Strasbourg şubesini” kaleme alacaksın diye sorar dururdu. Bu arada sex and the city Strasbourg şubesi dememizin de nedeni her kafadan çalan kadınlar olarak aynı masaya oturup her şeyi bir kenara siktir ediş hikayemizden kaynaklanıyordu. Bu sene herkes emekliliğine ayrılmış mutlu mesut sakin hayatlar yaşarken hem o günleri yad etmek hem de artık yazmanın vakti geldi diyerek kendimi bloga attım. Yani bakıyorum da Danimarka soğuğunu, hatduduhotdudu Köln rezilliğini ve harekete hazırlanan uçağı durduran bazenoyleolur maceralarını hiç anlatmamış bulunuyorum.

Son günlerdeki bünyeme fazla gelen yoğun ders çalışma seanslarından sonra ben artık ekstra bir şeyler yapmaya başlamalıyım dedim. Tabii bu başlayacağım şey içimin kenarlarında bir yerlerinde olan ve tökezlemiş olsa da hep keyif alacağım bir şey olmalıydı. İşte o sırada Ayşe’nin sözleri kulaklarımda çınladı.

Geçmişime yolculuğa çıkarken daha önce de belirttiğim gibi silinen yazılardan geriye kurtulanlarla hayattayım. Hatta biraz daha güçlü olarak buradayım. Tam bu cümleyi yazarken yanımdaki masaya yerleşen tatlı ve yaşlı bir çift vardı. Amca, bu masaya oturduk ama sizi rahatsız etmiyoruzdur umarım dedi. Kusura bakmayın gözüme çarptı farklı bir dil yazıyor gibisiniz, ilgimi çekti diye de ekledi. Sonra 5 dakika amca ile genel olarak sohbet ettik. Tam yazıya geri dönerken; yazmak insanı yaşatır, iyi yaşayın dedi.

Bazı insanlara göre yazmak bazen kötü sonuçlar doğrulabilirdi. Acıları çoğaltabilir ve acılardan beslenmek için acılara tutunup kalabilirdik. Kimisi de acıların üstesinden yazarak gelinebileceğine inanıyordu. Ve az önceki amcaya göre de yaşamanın ta kendisiydi. Bana kalırsa hepsinden biraz ortaya karışık olmakla birlikte dile gelmeyen düşüncelerin parmakların ucundan farkında olmadan usulca akması gibiydi. Hani bazen kötü bir rüya görünce derler ya suya anlat. Su alıp götürür. Yazmak da öyle. Alıp bizi götürüyor, bir yerlerde dinginleştirip geri getiriyor. Yolda oraya buraya uğrayıp çikolataları ve balonları da topluyor. Hayat böyle çok güzel değil mi? Şu soğuklar olmasa daha da güzel olacak.

O zaman hikayenin bir köşesinden bir sonraki yazıda başlıyoruz.

Ne yapıyoruz; okuyoruz.

Yok okumak beni kesmiyor diyorsa üç beş kelam da edebilirsiniz.

Yazmaktan çekinmeyin, çünkü artık buradayım.

Tam da olmam gerektiği yerde.

A bientôt!

Kendi hikayemizin kahramanıydık.

İlk defa bazı şeylerin hiç değişmesini istemiyorum. Hoş değişmesine karşı değilim elbette değişebilir. Ancak bir değişim olacaksa bu değişimin daha da güçlenmiş bağlarla gerçekleşmesini isterim.

Bu hikayenin başını biz yazmadık. O ilk tanışmamızı hiç kabul etmemiş saydık. Sanki başka hikayelerin içerisinde birbirimizin hikayesini arıyorduk. Tamam, kabul ediyorum. O değil, benden bahsediyoruz burada. Düşünürsek kimin olduğu çok da önemli değil çünkü en çok onun için zor olan bu aşılması gereken başlangıç ikimizi de dönem dönem içine çekiyor.

Her şey bir yolculuk öncesi ağlayan ağacın altında net konuşmalarımızla şekillenip yolculuk sonrası havaalanında çiçeklerle beni karşılamasıyla başladı diyebiliriz. Bizim literatürümüzde yağmurlu bir Haziran gününe tekabül eden o gün; hayatımın ilk defa bu kadar anlamlı olmasını sağladı desem abartmış olmam. Tabii ki o zamanlar ben bu duygu ve düşüncelerimden çok daha uzaklarda olduğumu söyleyebilirim. Ama çok geçmeden hepsini yaşayarak hissettim. Sonra da durdum ve kendime sormaya başladım. Bir insan, başka bir insanı nasıl bu kadar çok sevebilir ki? Nasıl bir doğa olayı bunu mümkün kılıyor ve o atom çarpışmalarıyla hassas bir bölge elde ediyoruz?

Düşünsenize; hayatınızda bir adam istemiyorsunuz. Yani hani derler ya hayatımın adamını arıyorum diye. Böyle bir arama derdinde değilsiniz ki bunun için çok fazla uygulama kullanan arkadaşlarım mevcut. Çeşitli tanışma uygulamalarıyla hayatının aşkını bulan ya da bulduğunu düşünen tanıdıklarım da mevcut. Ama bu farklı. Çünkü bütün imkansızlığıyla gözlerimi kapattığımda oradaydı.

İnsan nasıl hayır diyebilir ki? Hem de bütün hayatını tamamen değiştirmek zorunda kalacak olmasına rağmen bir kadın nasıl hayır diyebilir aşka? Sizi bilemem. Ben diyemiyorum ve sizin de diyemeyeceğinizi biliyorum. Bizler bir aşk için bütün gemileri yakan kadınlarız. Hatta sevdiği adama yazmamak için telefonunu bilerek bozup servise gönderen canlılardan bahsediyoruz; lütfen nasıl kaçabiliriz.  Hem onun bana ” Biz birlikte olduktan sonra her zaman bir çözüm vardır.” diye bakan gözlerine nasıl dur diyebilirim. Il y a toujours une solution bazenoyleolur.

Peki, her masalın mutlu sonu var mıdır? Kötü kalpli cadı gelip bütün büyüyü bozmaz mı? Belki zehirli elmayı prense yedirir, prenses onu kurtarmak isterken kötü kalpli cadı tarafından kazana atılır. Belki öyle olmaz.

Belki de bu masalda da gökten üç elma düşer ve üçünü de paylaşarak birlikte yeriz.

Amasra elmasını seviyorum, bir de yeşil elma.

Ona göre gökten düşürelim artık şu elmaları lütfen.

Kahve krizi

Bazen çıldırmamak elde değil.

Yani genel olarak çıldırmamak elde değil. Kahvesiz kaldığım günler bu çıldırma hali artarak yükseliyor. İşte bugün de benim için o günlerden biriydi.

İki gün boyunca french pressimi koyduğum yerde kahve lekeleri oluşuyordu. Ben de heralde bir şekilde döküyorum ve fark etmiyorum diye düşünüyordum ama dün o hazin sonuçla karşılaştım. Karşılaşmaz olaydım..
French pressim çatlamış.

Gördüğüm gibi çöpe attım. Zaten tadındaki buruklukten bir şeylerin ters gittiğini anlamam gerekiyordu. Ben gidip Almanyalardan güzel kahveler alayım, makine ise beni terk etsin. Öyle bir mutsuzluk geldi üstüme.
Bu arada geçen hafta internetten bir kahve aracı sipariş etmiştim. En sert espressoları yapmak için birebir oluyor ama daha eve ulaşmadı. Hayır anlamıyorum yani. Şu an yazdığım bilgisayar ile aynı anda sipariş ettim. Hatta aynı sipariş sepetiydi ama bilgisayar geldi, eski bile ama kahve makinemden ses yok. Şu anda beklemek daha da çekilmez bir hal aldı. Zaten yeni bir şey aldığımda evdeki otomatik olarak arızalanıyor. Bilgisayar da öyle olmuştu. Bu eskilerin girdiği tripleri gerçekten anlamıyorum.

Bugün de güne kahvesiz başlayıp ofisten eve döndükten sonra kendimi bir türlü çalışmaya hazır hissetmedim. Zaten kahvesiz çalışmak imkansızken hem kahvesiz hem de soğuk havada çalışmak gerçekten korkunç bir hal alıyor. Ben de bu duruma dur demek için aldım elime laptobu evin altındaki restauranta indim. Double expresso ile geç kalmış bir şekilde güne başlamaya karar verdim.

Hayır zaten devamlı cafeye gidip ders çalışan bir çift olarak bu hafta tek başıma gidip verimli çalışmayı sağlayamadığım için evde çalışmayı denemek istiyordum ama bu da ne mümkün.
Soğuk havalardan nefret ediyorum. Bütün hayat enerjimi sömürüyor. Çok sıcaktan da nefret ediyorum aslında. Ben tamHaziran kadınıyım. Ne öyle bunaltan sıcak, ne o öyle soğuk havalar. Hem bu aşkta Mayıs’ta filizlenip Haziran da meyve vermedi mi?

Kış mevsiminden bu kadar nefret ederken Strazburg’ta yaşamak da çok komik oluyor gerçekten. Zaten bir iki ayı çıkardığın zaman bütün bir yıl soğuk bir şekilde geçiriyoruz. 2 aylık günlük güneşlik sezon için 10 ay üşümeyi göze alıyoruz. Tamam iyi yanları da yok değil. Mesele geçen hafta Noel hazırlıkları şehrin her yanında başladı. 15 gün sonra da Noel pazarı açılışını yapacak. Hem bu güzel şölen için seviniyor hem de biraz tedirginlik duyuyorum. Tam merkezinde geceleri uyurken evim çok sessizken, Noel pazarından sonra durum ne olacak bilemiyorum. Diliyorum ki aynı sessizliği ve sakinliği korur. Gece çıldırıp başlarım ulan noelinize çalışıyoruz burada diye terlik fırlatmam umarım.
Sevgilimi çok özledim. Mesailerimiz ters düştü ve 1 haftadır doğru düzgün vakit geçiremiyoruz. Bu yüzden biraz huysuz ve mutsuzum. Akşamları da çok yorgun oluyor, direkt uyuyorum. İlişkimizin bu çalışma evresi ne kadar özlem dolu oldu. Gün içerisinde birbirimize mesajlar atar olduk.

Acaba eve çıkmadan bir double daha mı içsem? Yok, Tuğba. Abartma.

Fransız makalalere gömülüp yarına bir sunum hazırlamam gerektiğini düşünürsek bence birkaç double expresso ile anlaşabiliriz diye düşünüyorum.

Yanılıyor muyum?
Ben de öyle düşünmüştüm.

Akıntılı yarınlar.

Kendimle uzun zamandır konuşmuyorum. Happy Friday akşamlarına son verdiğimden beri kendimle zaman geçiremez oldum. Ne hissediyor, ne özlemliyor ve en önemlisi ne düşünüyorum hiçbir fikrim yok. Her şeyi bir kenara bırakırsak akıntıya karşı mı kürek çekiyorum yoksa akıntıyla birlikte sürükleniyor muyum bilemiyorum. Zaten hayatımızın bazı dönemleri böyle olmaz mıydı? Elbette olurdu. Ancak bazılarımız kabullenir, bazılarımız da reddederdi.

Belki bu nedenledir bilemiyorum ama son günlerde bir türlü uykuya doyamıyorum. Uyumak hep uyumak istiyorum. Normal şartlarda bir yetişkin için 7-8 saat uyumak ideal uykuya tekabül ederken benim için nasıl bu kadar uyumak yetmez anlamıyorum. Bıraksalar böyle günlerce uyuyabilirmiş gibi hissediyorum. Hatta biraz da diğer taraftan bakarsam uyandığımda kendimi çok sersem gibi hissettiğim için tekrar uyuyarak daha iyi olacağım düşüncesine kendimi inandırıyorum. Elbette her zaman uyandıktan sonra tekrar uyuyamıyorum ben de o zaman en iyi dostum kahveyi yanıma alarak güne başlıyorum.

Bazen akıntının yönünü çok güçlü bir şekilde değiştirmek istiyorum. Ama buna toplum izin vermiyor. Her 25 yaşında olan genç kadınlara yapılan toplum baskıları buralara kadar ulaşıyor. Fransa’da bile yakamı rahat bırakmayan toplum her telefon görüşmesinde karşıma çıkıyor. Ne zaman düzenli bir hayatın olacak diye sorarken annem; bir kez olsun düzenli bir hayat istiyor musun kızım diye sormuyor olmasına artık şaşırmıyorum. Öğrenilen ve öğretilen toplum genel-geçer kuralları tarafından hepimiz kurban ediliyoruz. Kimimiz kurban olmamak adına çok çırpınıyoruz biliyorum. Ben ne kadar daha fazla dayanabilirim onu bilemiyorum. Eğer olur da beni de düşürürsek lütfen beni kaldırmak için geriye dönmeyiniz. Kaçabildiğiniz kadar uzağa kaçıp kendinizi kurtarınız. Bazılarımızın kurtulduğunu bilmek bile bana huzur verecektir.

Ara sıra aklıma düşüyor; bir iki bela okuyor ve rahatlıyorum. Ara sıra küfür eklemeyi de ihmal etmiyorum.

Bu arada bir ara anlatmaya başlayacağım maceralarıma bir türlü başlayamadığımın farkındayım. Artık yeni bilgisayarım var. Evet, bir hayırlı olsununuzu alırımla birlikte artık her yerde benimle birlikte olabilecek kadar hafif olması sayesinde çok fazla yazabileceğimin müjdesini de sizlere sevinçle duyurmak boynumun borcudur.

Uzun zamandır sizlere şarkı bırakmadığımı hatırladım. Ne büyük terbiyesizlik.

Buyrun lütfen tık tık.

Yağmur

Öyle karışık ki buralar, kim kime dum duma.
Nereler olacak allah aşkına, kalpten bahsediyorum tabii ki! Teslim olmak ve kaçmak arasında sıkışıp kaldığı için nefes alamıyor. Boğulmadı canım, kendisine yeni bir pencere açtı.”

Yağmur yağıyor. Şaşırtıcı değil. Her fırsatta yağmur yağıyor bu şehre. Gemide saatlerdir pencere kenarında oturuyorum. Biraz Fransızca çalışıyorum, biraz da kendimi okuyorum. Okuyorum dediysem dinliyorum. Çünkü baktım okumayı başaramıyorum, aldım karşıma kendimi; anlat dedim, ne istiyorsun? Daha ne yapmak istiyorsun? Hiç. Kocaman bir hiç.

Önceden 25 yaşına geldiğimde yapmış olmayı umduğum çok şey vardı. İnanır mısınız, bunları sınıflandırmamıştım. A yolu ve B yolu vardı. Yolda duraklayacağım mola merkezlerinden, kahve alacağım duraklara kadar her şey belliydi. Gerçekleşmemiş olmasına şaşırmadın değil mi? Çünkü hiçbir şey planlandığı gibi ilerlemez. Ama bu sefer ben şaşırdım. Şaşırmaktan ziyade hayal kırıklığına uğradım. Yalnız bu da demek değildir ki şu andan memnuniyetsizim. Aslında oldukça mutluyum, bir o kadar da tedirgin..

Kulağımda hep yarınların ezgileri, dudağımda ise geçmişin sancıları. Mutluluk ve tedirginlik arasında yudumluyorum şarabımı. 25 beklediğim gibi olmadı. Kendimi yedinci kattan boşluğa bırakmış gibi savrulmuş hissediyorum. Ne ilginçtir ki yirmi beşin bittiği gün ya da girdiğim gün hep karışıyor kafamda. Bu kavramları bir türlü netleştiremiyorum. Her neyse ne diyordum? Ne ilginçtir ki yirmi beşimin ilk dakikalarına yine bu barda bir yaz günü yağmur eşliğinde girdim. Sanırım hayatımın son dönemlerdeki özeti tek kelimeyle: yağmur.

Sanırım bir kez daha teşekkür etmeliyim yağmura. Çünkü kendime bile itiraf etmek istemesem de yazmayı çok özledim. Gece gündüz yazmak istiyorum. Hem de öyle bilgisayara değil, tam da şu anda olduğu gibi deftere yazmak istiyorum.

Eskiden annelerden gizli tutmaz mıydık günlükleri? Öfkemizi, kırgınlıklarımızı ve en önemlisi aşklarımızı saklamadık mı o süslü püslü defterlerde? Şimdi teknoloji gelişti mertlik bozuldu demek istemiyorum ama bozuldu yani. Hepimizin bildiğini birbirimizden saklamanın lüzmu yok değil mi? Ben de öyle düşünmüştüm.

Konu konuyu açtı, ben aldım başımı gittim. Hatta biraz da aklımın sokaklarında kayboldum. Bazı sokaklarda küçük bir kız çocuğuna denk geldim. Şikayet etmiyor, gözleri gülüyor ve oyun oynuyordu. Bu ben olmalıyım diye düşündüğüm sırada ben olmadığımı anladım. Kendi paralel dünyamda kaybolmak istemiyorum. Buradayım, tam da şu anda. Yağmur dinmiyor ve ben biraz korkuyorum. Bu sefer çuvallamaktan; kaybetmekten ve bir daha bulamamaktan korkuyorum. Ama buradayım, tam da şu anda. Korkulara teslim olup yitip gitmektense tercih ettiğim şu andayım!

Aşık oldum! ve bu sefer hiçbir şey kolay değil.

Ne zaman kolay oldu ki diye sorabilirsin sevgili okuyucu. Merak etme; ben de kendime sordum. Ancak bu sefer çok farklı konular mevcut. Olcak diyoruz; bu sefer çalışacak. Belki de ikimiz de buna inanmak istiyoruz. Hatta sen de inanmak isteyebilirsin. İnan lütfen.

Aşık oldum! ve bu sefer teslim oluyorum.

à l’Atlantico
4,8,16
22h17

Böyle böyle.

  • İnanın neresinden tutsam elimde kalıyor. Bu yüzden tutmamak öylece boşluğa bırakmak daha mantıklı değil mi? Yani en fazla kaybolurum.
  • Şöyle bir bakıyorum; bir daha bakıyorum, ne de güzel gülümsüyor. Haberi yok ama gamzesine umutlarımı sakladım.
  • Hayatım boyunca her şeyim son anda gerçekleşiyor. İşte bu sebepledir ki hala birazcık içimde umut kırıntıları mevcut. Ev bulacağıma olan inancım işte hep bu yüzden. Halbuki Cuma ya da Cumartesi taşınmam gerekiyor.
  • Düşünmekten çok yoruluyorum. Neyi düşündüğümü bile fark etmeden dalıp uzaklara gidiyorum. Bazen küçük bir kız çocuğu beliriyor gözlerimin önünde. Yeşilliklerde koşmak istiyor, biraz da papatya toplayıp saçını papatya suyuyla yıkamak istiyor. Saçları papatya koksun istiyor, biraz da doğal yöntemlerle rengi açılsın. Çünkü küçük. Her şey onun için çok masum. Büyüyünce hayat pek masum değil. Doğallıklar yerini yapay sohbetlere bırakıyor. Şimdi o küçük kız koşarak uzaklaşıyor, bizim dünyamızdan. Üzülüyorum.
  • Hiçbir şey istediğimiz gibi olmuyor değil mi? Hep bir engel, hep bir dolambaçlı yol ve hep bir mutsuzluk var. Belki de bizim kuşağımız mutsuzlukla lanetlenmiştir.
  • Hayır, yemeyeceksin diye diretiyor. En sonunda pes ediyor; o halde yemekten sonra sadece 1 tane yiyebilirsin diyor. Ben kazandığımı düşünürken asıl kazanan o oluyor ve ben üzülüyorum Benim küçük çocuğum; günlerdir çok fazla tükettin ve bu yüzden hastalandın. Yine filozofun dediğine geliyoruz ve sen dün gece ağrıdan kıvrandığını unuttun çünkü şu an sadece dondurma yemek istiyorsun diyor. Dondurma yiyerek intihar etmek mümkün mü diye soruyorum ve ardından kahkaha atıyoruz.
  • Fransızca çalışacak motivasyonumu kaybettim. Belki de hiç olmamıştı. Bir an önce kendimi toparlayıp ders çalışmaya başlamam gerekiyor. Yoksa sonum pek iyi görünmüyor.
  • Sevgi mi? Bilemiyorum.
  • Biraz biraz kafayı yedim galiba. Belki de hepimiz kafayı yemişizdir ve aslında akıllılar bize biraz tuhaf geliyordur. Kimbilir belki sen de delirmişsindir. Delirmedin mi? Peki.
  • bazen öyle olur. 

Boşluk

Bazen öyle olur. 

Ne çok oldu buralara bakmayalı. Her defasında aynı şeyleri söyleyip kendime sözler verdim ama yazmaya devam etmedim. Bıraktım. Usulca kendimi boşluğa doğru bıraktım. Nerede ve ne zaman kaybolduğuma dair hiçbir fikrim yok. Çantama her defasında yüklenen hayak kırıklıkları artık belimi büküyor.

Neden bilmiyorsun diye sormuştu. Bilmiyorum çünkü kayboldum demiştim. Belki o zamandan beridir ne zaman bir şey sorsa bilmiyorum diyorum. Çünkü bilmiyorum diyerek geçiştirebiliyorum. Artık ne zamana kadar geçiştirebileceğimi bilmiyorum. Zaten insan kendisini de ne zamana kadar geçiştirebilir ki? Ben de öyle düşünmüştüm. Bu nedenledir ki her şey eskisi gibi değil. Belki de hiçbir şey eskisi gibi değil. Ben de eski ben değilim, blogta eski blog değil.

Eski sevgilim yazılarımı sildikten sonra oluşan hayal kırıklığı ile bir daha buralara adım atamadım. İnsan vaktiyle hayatına aldığı insanlardan pişman olmaması gerekiyor. Her insan yeni bir dünyadır. Ama her aptal insan, bir zaman kaybıdır. Zaman kaybı dışında bir de işte blogumdaki yazıları kaybetmiş oldum. Üzerinden aylar geçti ama her bloga girdiğimde sinirim hala yaşıyor.

Şu sıralar kafam çok karışık. Ne istediğimi ne yapmak istediğimi bilmiyorum.

En azından artık bildiğim bir şey var. Eğer olur da Türkiye’ye dönmeye karar verirsem; yalnız dönmüyorum. Evet, bu konuda oldukça ciddi. Ben mi? Hala bilemiyorum.

Bu arada taşınacağım. Bu da çok sinir bozucu bir dert. İstediğim gibi bir ev bulabilmek için sinirlerimi kaybetmek üzereyim. Umarım bir sonraki yazıyı size yeni evimden yazıyor olurum.

Ne güzel olur değil mi? Olsun, lütfen.

Hasta

Yazmayalı dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar. Güneş ufuktan ne zaman doğacak bilemiyorum. Belki doğdu da farkına varamadım. Yazmayacağım diye kendi kendime sözleştiğim kararımdan yine kendi kendime başlarım ulan böyle karara, kendine gel diye kızarak geri döndüm.

Geceyi üç buçuk geçiyor ve ben hala uyumuyorum. Hasta olmanın verdiği yetkiye dayanarak kendimi bloga atıyorum. Hem iki lafın belini kırarız diye düşünüyorum hem de sıcak bir dost sarılmasına ihtiyacım olabilir. Yani henüz ortada öyle bir ihtiyaç yok ama bilirsin beni tedbiri elden bırakmayı pek sevmem. Çok tedbirli olmasam da bu önemli bir detay diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Hastayım be okuyucu. Dün tatil dönüşü eve girmem ile o kadar ilgi aldım ki adeta kendimi Türkiye’de hissettim. Brokoliden nefret ederken hastalık bana brokoli çorbası bile içirtti. Ayşe de hastaydı. İkimiz hasta hasta nefes almaya çalışırken İdil resmen bizi iyileştiriyordu. Mercimek çorbaları, ilaçlar, o bu derken kapanışı çikolatalı-muzlu krep ile yaptığında saygı ile önünde eğilmek istedim. Tüm gece ilgilendi bizimle. Ekşi’ye girip yurt dışında hasta olmak başlığına entry yazabilecek kadar gücüm olsaydı her yurt dışına bir İdil lazım yazmak istedim.

Ayşe: İdil görmeden bunu da ört üstüne ört ört. 
İdil: Ya siz ne yapıyorsunuz?!!!
Ayşe: Şapka tak, atkı da tak.
İdil: Yatakta yatıyorsunuz! Çıkarın o atkıları?!!
Ayşe: Boğazın acıdıkça şeker gibi ye bebiş ben öyle yapıyorum. Yarın yine alcam bundan, ye bunu ye. (3 saat sonra..)
Ooo yemişsin baya. İdil gebertecek bizi. Günde en fazla 2 tane alın demişti.
 
Komik komik diyalogların yaşandığı günler geçiriyoruz. Dudağımdaki uçuk resmen double trible oldu. Artık dayanılmaz bir kaşıntı isteği geldi. Ama hemen İdil olsa, dokunma diye bağıracağını bildiğim için dokunmuyorum. İdil canımsın. <3
Yazmadığın süre boyunca ne yaptın Tuğba derseniz, hiçbir şey yapmadım. Önce buraya yazmayı sonra twittera yazmayı sonra da diğer ağları hepsini sırayla terk ettim. Önce okumaya devam ettim sonra bir bakmışım okumayı da bırakmışım. Zaten şimdi okuduğum bloglara baksam eminim hepsi evleniyordur. Dur yazı bitsin, üşenmeyip bakacağım. Evleniyorum diyen varsa ağzının ortasına terlikle vuracağım.

Ben şimdi gidip uyuyayım.

Ben geldim.

En az haftada bir yazı yazacağıma söz veriyorum.

Varlığım varlığına armağan olsun.

Amenos..