bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

Yağmur

Öyle karışık ki buralar, kim kime dum duma.
Nereler olacak allah aşkına, kalpten bahsediyorum tabii ki! Teslim olmak ve kaçmak arasında sıkışıp kaldığı için nefes alamıyor. Boğulmadı canım, kendisine yeni bir pencere açtı.”

Yağmur yağıyor. Şaşırtıcı değil. Her fırsatta yağmur yağıyor bu şehre. Gemide saatlerdir pencere kenarında oturuyorum. Biraz Fransızca çalışıyorum, biraz da kendimi okuyorum. Okuyorum dediysem dinliyorum. Çünkü baktım okumayı başaramıyorum, aldım karşıma kendimi; anlat dedim, ne istiyorsun? Daha ne yapmak istiyorsun? Hiç. Kocaman bir hiç.

Önceden 25 yaşına geldiğimde yapmış olmayı umduğum çok şey vardı. İnanır mısınız, bunları sınıflandırmamıştım. A yolu ve B yolu vardı. Yolda duraklayacağım mola merkezlerinden, kahve alacağım duraklara kadar her şey belliydi. Gerçekleşmemiş olmasına şaşırmadın değil mi? Çünkü hiçbir şey planlandığı gibi ilerlemez. Ama bu sefer ben şaşırdım. Şaşırmaktan ziyade hayal kırıklığına uğradım. Yalnız bu da demek değildir ki şu andan memnuniyetsizim. Aslında oldukça mutluyum, bir o kadar da tedirgin..

Kulağımda hep yarınların ezgileri, dudağımda ise geçmişin sancıları. Mutluluk ve tedirginlik arasında yudumluyorum şarabımı. 25 beklediğim gibi olmadı. Kendimi yedinci kattan boşluğa bırakmış gibi savrulmuş hissediyorum. Ne ilginçtir ki yirmi beşin bittiği gün ya da girdiğim gün hep karışıyor kafamda. Bu kavramları bir türlü netleştiremiyorum. Her neyse ne diyordum? Ne ilginçtir ki yirmi beşimin ilk dakikalarına yine bu barda bir yaz günü yağmur eşliğinde girdim. Sanırım hayatımın son dönemlerdeki özeti tek kelimeyle: yağmur.

Sanırım bir kez daha teşekkür etmeliyim yağmura. Çünkü kendime bile itiraf etmek istemesem de yazmayı çok özledim. Gece gündüz yazmak istiyorum. Hem de öyle bilgisayara değil, tam da şu anda olduğu gibi deftere yazmak istiyorum.

Eskiden annelerden gizli tutmaz mıydık günlükleri? Öfkemizi, kırgınlıklarımızı ve en önemlisi aşklarımızı saklamadık mı o süslü püslü defterlerde? Şimdi teknoloji gelişti mertlik bozuldu demek istemiyorum ama bozuldu yani. Hepimizin bildiğini birbirimizden saklamanın lüzmu yok değil mi? Ben de öyle düşünmüştüm.

Konu konuyu açtı, ben aldım başımı gittim. Hatta biraz da aklımın sokaklarında kayboldum. Bazı sokaklarda küçük bir kız çocuğuna denk geldim. Şikayet etmiyor, gözleri gülüyor ve oyun oynuyordu. Bu ben olmalıyım diye düşündüğüm sırada ben olmadığımı anladım. Kendi paralel dünyamda kaybolmak istemiyorum. Buradayım, tam da şu anda. Yağmur dinmiyor ve ben biraz korkuyorum. Bu sefer çuvallamaktan; kaybetmekten ve bir daha bulamamaktan korkuyorum. Ama buradayım, tam da şu anda. Korkulara teslim olup yitip gitmektense tercih ettiğim şu andayım!

Aşık oldum! ve bu sefer hiçbir şey kolay değil.

Ne zaman kolay oldu ki diye sorabilirsin sevgili okuyucu. Merak etme; ben de kendime sordum. Ancak bu sefer çok farklı konular mevcut. Olcak diyoruz; bu sefer çalışacak. Belki de ikimiz de buna inanmak istiyoruz. Hatta sen de inanmak isteyebilirsin. İnan lütfen.

Aşık oldum! ve bu sefer teslim oluyorum.

à l’Atlantico
4,8,16
22h17

Böyle böyle.

  • İnanın neresinden tutsam elimde kalıyor. Bu yüzden tutmamak öylece boşluğa bırakmak daha mantıklı değil mi? Yani en fazla kaybolurum.
  • Şöyle bir bakıyorum; bir daha bakıyorum, ne de güzel gülümsüyor. Haberi yok ama gamzesine umutlarımı sakladım.
  • Hayatım boyunca her şeyim son anda gerçekleşiyor. İşte bu sebepledir ki hala birazcık içimde umut kırıntıları mevcut. Ev bulacağıma olan inancım işte hep bu yüzden. Halbuki Cuma ya da Cumartesi taşınmam gerekiyor.
  • Düşünmekten çok yoruluyorum. Neyi düşündüğümü bile fark etmeden dalıp uzaklara gidiyorum. Bazen küçük bir kız çocuğu beliriyor gözlerimin önünde. Yeşilliklerde koşmak istiyor, biraz da papatya toplayıp saçını papatya suyuyla yıkamak istiyor. Saçları papatya koksun istiyor, biraz da doğal yöntemlerle rengi açılsın. Çünkü küçük. Her şey onun için çok masum. Büyüyünce hayat pek masum değil. Doğallıklar yerini yapay sohbetlere bırakıyor. Şimdi o küçük kız koşarak uzaklaşıyor, bizim dünyamızdan. Üzülüyorum.
  • Hiçbir şey istediğimiz gibi olmuyor değil mi? Hep bir engel, hep bir dolambaçlı yol ve hep bir mutsuzluk var. Belki de bizim kuşağımız mutsuzlukla lanetlenmiştir.
  • Hayır, yemeyeceksin diye diretiyor. En sonunda pes ediyor; o halde yemekten sonra sadece 1 tane yiyebilirsin diyor. Ben kazandığımı düşünürken asıl kazanan o oluyor ve ben üzülüyorum Benim küçük çocuğum; günlerdir çok fazla tükettin ve bu yüzden hastalandın. Yine filozofun dediğine geliyoruz ve sen dün gece ağrıdan kıvrandığını unuttun çünkü şu an sadece dondurma yemek istiyorsun diyor. Dondurma yiyerek intihar etmek mümkün mü diye soruyorum ve ardından kahkaha atıyoruz.
  • Fransızca çalışacak motivasyonumu kaybettim. Belki de hiç olmamıştı. Bir an önce kendimi toparlayıp ders çalışmaya başlamam gerekiyor. Yoksa sonum pek iyi görünmüyor.
  • Sevgi mi? Bilemiyorum.
  • Biraz biraz kafayı yedim galiba. Belki de hepimiz kafayı yemişizdir ve aslında akıllılar bize biraz tuhaf geliyordur. Kimbilir belki sen de delirmişsindir. Delirmedin mi? Peki.
  • bazen öyle olur. 

Boşluk

Bazen öyle olur. 

Ne çok oldu buralara bakmayalı. Her defasında aynı şeyleri söyleyip kendime sözler verdim ama yazmaya devam etmedim. Bıraktım. Usulca kendimi boşluğa doğru bıraktım. Nerede ve ne zaman kaybolduğuma dair hiçbir fikrim yok. Çantama her defasında yüklenen hayak kırıklıkları artık belimi büküyor.

Neden bilmiyorsun diye sormuştu. Bilmiyorum çünkü kayboldum demiştim. Belki o zamandan beridir ne zaman bir şey sorsa bilmiyorum diyorum. Çünkü bilmiyorum diyerek geçiştirebiliyorum. Artık ne zamana kadar geçiştirebileceğimi bilmiyorum. Zaten insan kendisini de ne zamana kadar geçiştirebilir ki? Ben de öyle düşünmüştüm. Bu nedenledir ki her şey eskisi gibi değil. Belki de hiçbir şey eskisi gibi değil. Ben de eski ben değilim, blogta eski blog değil.

Eski sevgilim yazılarımı sildikten sonra oluşan hayal kırıklığı ile bir daha buralara adım atamadım. İnsan vaktiyle hayatına aldığı insanlardan pişman olmaması gerekiyor. Her insan yeni bir dünyadır. Ama her aptal insan, bir zaman kaybıdır. Zaman kaybı dışında bir de işte blogumdaki yazıları kaybetmiş oldum. Üzerinden aylar geçti ama her bloga girdiğimde sinirim hala yaşıyor.

Şu sıralar kafam çok karışık. Ne istediğimi ne yapmak istediğimi bilmiyorum.

En azından artık bildiğim bir şey var. Eğer olur da Türkiye’ye dönmeye karar verirsem; yalnız dönmüyorum. Evet, bu konuda oldukça ciddi. Ben mi? Hala bilemiyorum.

Bu arada taşınacağım. Bu da çok sinir bozucu bir dert. İstediğim gibi bir ev bulabilmek için sinirlerimi kaybetmek üzereyim. Umarım bir sonraki yazıyı size yeni evimden yazıyor olurum.

Ne güzel olur değil mi? Olsun, lütfen.

Hasta

Yazmayalı dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar. Güneş ufuktan ne zaman doğacak bilemiyorum. Belki doğdu da farkına varamadım. Yazmayacağım diye kendi kendime sözleştiğim kararımdan yine kendi kendime başlarım ulan böyle karara, kendine gel diye kızarak geri döndüm.

Geceyi üç buçuk geçiyor ve ben hala uyumuyorum. Hasta olmanın verdiği yetkiye dayanarak kendimi bloga atıyorum. Hem iki lafın belini kırarız diye düşünüyorum hem de sıcak bir dost sarılmasına ihtiyacım olabilir. Yani henüz ortada öyle bir ihtiyaç yok ama bilirsin beni tedbiri elden bırakmayı pek sevmem. Çok tedbirli olmasam da bu önemli bir detay diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Hastayım be okuyucu. Dün tatil dönüşü eve girmem ile o kadar ilgi aldım ki adeta kendimi Türkiye’de hissettim. Brokoliden nefret ederken hastalık bana brokoli çorbası bile içirtti. Ayşe de hastaydı. İkimiz hasta hasta nefes almaya çalışırken İdil resmen bizi iyileştiriyordu. Mercimek çorbaları, ilaçlar, o bu derken kapanışı çikolatalı-muzlu krep ile yaptığında saygı ile önünde eğilmek istedim. Tüm gece ilgilendi bizimle. Ekşi’ye girip yurt dışında hasta olmak başlığına entry yazabilecek kadar gücüm olsaydı her yurt dışına bir İdil lazım yazmak istedim.

Ayşe: İdil görmeden bunu da ört üstüne ört ört. 
İdil: Ya siz ne yapıyorsunuz?!!!
Ayşe: Şapka tak, atkı da tak.
İdil: Yatakta yatıyorsunuz! Çıkarın o atkıları?!!
Ayşe: Boğazın acıdıkça şeker gibi ye bebiş ben öyle yapıyorum. Yarın yine alcam bundan, ye bunu ye. (3 saat sonra..)
Ooo yemişsin baya. İdil gebertecek bizi. Günde en fazla 2 tane alın demişti.
 
Komik komik diyalogların yaşandığı günler geçiriyoruz. Dudağımdaki uçuk resmen double trible oldu. Artık dayanılmaz bir kaşıntı isteği geldi. Ama hemen İdil olsa, dokunma diye bağıracağını bildiğim için dokunmuyorum. İdil canımsın. <3
Yazmadığın süre boyunca ne yaptın Tuğba derseniz, hiçbir şey yapmadım. Önce buraya yazmayı sonra twittera yazmayı sonra da diğer ağları hepsini sırayla terk ettim. Önce okumaya devam ettim sonra bir bakmışım okumayı da bırakmışım. Zaten şimdi okuduğum bloglara baksam eminim hepsi evleniyordur. Dur yazı bitsin, üşenmeyip bakacağım. Evleniyorum diyen varsa ağzının ortasına terlikle vuracağım.

Ben şimdi gidip uyuyayım.

Ben geldim.

En az haftada bir yazı yazacağıma söz veriyorum.

Varlığım varlığına armağan olsun.

Amenos..

Biraz da bu taraflara..

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=Yv6_kKzvAdc?hl=en"><img src="http://www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" /></a>

.
Başlangıçların sonları, sonların da başlangıçları var diye kendimi kandırıyorum. Aynı kapıya giden onca dönemeçli yol birbirine dolanıyor. Ben hala neyi ne zaman yapacağımı kestiremiyorum. Planlamaya başladığım zaman zaten her şey elime yüzüme bulaşıyor. Hangi sonun başlangıçlarında bıraktım kendimi? Nerede o beklenen başlangıçlar?

Bilemiyorsun değil mi? Ben de bilemiyorum. Çoğu zaman tası tarağı toplayıp çekip gitme isteği ile yanıp tutuşuyorum. Daha nereye gideyim ulan daha ne yapayım diye kendime sinirleniyorum. Elden bir şey gelmiyor. İşte elden bir şey gelmediği anda tirbuşonu bulup açıyorum şarkıyı. Sanki böyle daha her şey yolunda gibi. Biraz da bu taraflara doğru yudumlayalım.

Kırmızı battaniyemin altına girip bitap düşene kadar ağlamak istiyorum. Nedeni yok. Çünkü gözyaşı çok asildir. Dünümüzü bugünümüze katıp beraber ağlayalım istiyorum. Çok şey istiyor olamam. İnsan sevdiklerini özlüyor. Çok özlüyorum be sevgili okur.

Ayak üstü atıştırmalık bir öğle yemeğinden daha çok, özenle hazırlanmış bir akşam yemeği gibi sıcak olan adam yine hayatımda.

Öylece aldım ve sımsıkı sarıldım.

Sonra her şey geçmesin.

Başka kıyılara vuralım mı? Ne dersin?

Şarkı için buraya alalım.  

Oysa her şey başka olabilirdi. Huzuru aramadan, huzur bana gelebilirdi. Çok sevip mutlu olabilirdim. Ayaklarım yerden kesilebilir ve belki de karnımdan kelebekler uçuşarak gökyüzünde dans edebilirlerdi. Buna inanmak belki de nefes almaktı. Birçok şeye yeniden başlayabilirdim ki bunu yaparken her defasında en başa döneceğimi bilirdim. Çabaladım. Kendimden çok çabaladım.

Olmadı. Yine olmadı. Zaten hiçbir zaman olmuyor. Olmayanların ne olduğunu ise hala bilemiyorum. Kayboluyorum ve nefes almayı unutuyorum. Göz göre göre unutturuyorlar monsieur. Ben de isterdim elimize kahveleri alıp güzel yarınlardan bahsedelim. Ama şimdi sormak istiyorum; “HANGİ YARINLAR?” Yarına doğru koşarken bugünü kaybettiğinin kimse farkında değil. En çok da ben… Ertelemelerim ayaklarıma dolanana kadar görmezden gelmek daha az canımı acıtıyordu. Hepimiz zaten böyle kırık değil miyiz monsieur?

Biraz düşüncelerimden ve hislerimden tatil istiyorum. Biraz olsun izne ayrılıp kendimi terk etmek istiyorum. Zaten her şeyi terk etme hissiyle bütün bedenim kavruluyor. Gittim yerden bile gitmek isteyecek kadar gözüm dönüyor ara sıra. Kısa bir sürede kendime gelip uyuyorum. Çünkü uyuyunca yeni bir gün başlıyor ve her gün yeni bir umutla gözlerimi açıyorum. Ben bu kadar umut ederken hala nasıl bu kadar umutsuz olabilirim?

Soruları bir kenara bırakıp artık başka kıyılara vurma vakti geldi de geçiyor bile. Ben artık başka kıyılara doğru yol alıyorum. Böylesi daha iyi. Çok daha iyi.

Girdap

Bir şeyler oluyor, çok şey oluyor ama hiçbir şey değişmiyor. 

Zaman geçiyor, yaş ilerliyor ve beklentiler de düşüyor. Hayattan bir şeyler beklemeyi bırakınca kendinden de bir şeyler beklemeyi bırakıyorsun. İşte bu noktada; zamanı kendime, kendimi zamana bıraktım.

Üniversite yıllarında hayalleri ve tutkuları olan bir insandım. Hayat beni hangi noktada buraya getirdi? Nasıl “bugün de yaşıyorum” der oldum. Bilemiyorum. Bir yanım sırt çantasını alıp yollara düşmeye hazırken, diğer yanım sorumluluklarının kölesi olmuş vaziyette. Bu noktada ben şimdi ne yapsam diye düşünürken şarabı açıyor ve en derinlere doğru yudumluyorum.

Bir şeyler eksik, bir şeyler yanlış ve bir şeyler topyekün hata. 

Doğru olan şeyler ise benden oldukça uzakta. Yabancı olduğum sokakların, aslında kendimi keşfetmekten daha öte kendimle tanışmak olduğunu anladığım vakit kendimle yüzleşmekten korkar oldum. Gerçek ve doğru aylarca yanıbaşımdaydı. Görmek ve duymak istemedim sadece. Onsuz olamıyorumlar, onsuz çok daha mutlu oluyorumlara dönsün istemedim. Kulaklarımı kapattım, her şeye. Duymaz oldum söylenenleri ama doğru olan şey şimdi oldukça yakın, içimde. Her şeyden kaçabilirim ama kendimden kaçamam biliyorum.

Öfke nöbetleri bile bir süre sonra sakinleşiyor. Sadece her bireye bir şeyler açıklaması kalıyor. Bunun düşüncesi bile yorarken sikerim böyle aşkın ızdırabını dedim ve köşeme çekildim. Aha tam olarak bu oldu bak. Küfür ettiğimin farkındayım. Evet, pek sevmem normal şartlarda. Ama sanki normalin pek üstündeyiz. Pek. Bir de bu benim hakkımdı ve her şeyden öte zaferim.

Parça parça bir şeyler dediğimin farkındayım ve en kötüsü de bunları birleştirmeye kalkınca çok boktan bir şey olduğunun da. Dikkatim dağılıyor; şarap bir yandan, şarkı bir yandan, sohbet öbür yandan.. İşte durum böyle.

Ben döndüm buralara. Yuvama… Ait olduğum yere.

Annem, hissetmedim o elektriği dedi. 

Bir şeylerin sonu, başka şeylerin başlangıcı.

Hayat çok tuhaf.

Sizler nasılsınız?

Bir de dönülmez o yollar, benden demesi.

Durdum durdum Carrie oldum.

Türkiye’ye gittim ve sonra Carrie olarak geri döndüm.

İzmit’te gözlerim yaşlı yaşlı sokaklarda gezerken ve alışveriş çılgınlığına kendimi kaptırmışken bir an durdum ve ben bu sahneyi nereden hatırlıyorum diye kendime sordum. CARRIE diye içimden çığlık attım. Bilmiyorum o an sesli de söylemiş olabilirim.

İzleyenler bilir ama yine de şöyle kısa bir özet geçebilirim. Final sezonundan 2 bölüm önce Carrie Paris’e sevgilisinin yanına gidiyordu. Ancak beklediği ve istediği gibi birlikte vakit geçiremiyorlardı. Sevgilisi kendi işlerini yaparken Carrie boş boş Paris sokaklarında geziyor ve alışverişin dibine vuruyordu. Sonra bir yere oturup ağlayarak insanları izliyordu.

Aha da ben!

Tabii ki şehrin Paris olmasını tercih ederdim ama elimizde İzmit vardı. Planlanan ya da istenen hiçbir şey olmadığı gibi şehir de Paris olamazdı zaten.

Ben böyle bir yazıya başlamışım bundan 20 gün önce ama sonra yazıyı yarım bırakmışım ve tamamlamamışım. Düşündüm de tamamlamadığım ne kadar çok yazı, ne kadar mesele, ne kadar çok yaşam var. Her şey yarım, her şey biraz eksik ve her şey kendi halinde. O halde en azından son yazıyı tamamlayayım diye düşündüm. Sonra da fark ettim ki son yazı da nasıl desem bir ruh hali içerisinde yazmaya başlamışım ve şu anda inanın en son girmek istediğim ruh hali.

Sonra da işte böyle romanın gidişatını bozup kendi yorumunu yapan yazarlar gibi ben de hayatımın bir karesini dondurup hayatıma dair yorum getiriyorum. Yazılacak ve anlatılacak çok şey var ama biliyorum ki her seferinde araya girip bölmem gerekecek. İşte bu yüzden bir türlü anlatmaya başlayamıyorum.

Tabii ki eski yazma enerjimi kazanmam yönünde fikirleriniz ve önerileriniz varsa şevkle dinler ve hayata geçirmeye çalışırım.

Beni terk etmeyin.

Şimdi ben gidip Fransızca çalışayım.

Au revoir!

 

Öyle Böyle

Gelin çiçek verelim, yollarına serelim, sevgi dolu türkülerle annemize verelim.

Haftaya anneler günü, dün de annemin doğum günüydü. Neyse ki Cuma günü gidiyorum Türkiye’ye. Doğum gününü ve anneler gününü tabii ki her yıl olduğu gibi bu yıl da tek hediyeyle kapatıyorum. Telefon aldım bu sefer ancak ufak ve ciddi bir problemi var. Android olmasına rağmen bir türlü Türkçeye çeviremedim. Google Play’deki uygulamalar da başarısız sonuçlandı. Nasıl çözeceğim bu durumu bilmiyorum.

Cuma günü Stuttgart üzerinden gidiyorum uzaklara bilinmez diyarlara değil elbette, halis mulis canım ülkeme gidiyorum. Özellikle iki haftadır doğru düzgün yemek yemez oldum. Bıkkınlık geldi, yıldım yeminle. Bütün kiloları Türkiye’ye saklıyorum. Atın üstüme iskenderleri, mangalları…

Gidecek olmamın verdiği bir enerji var ama o enerjiyi hiçbir şey yapmayarak harcıyorum. Canım baya baya hiçbir şey yapmak istemiyor. Pazar günü Ales’e gireceğim bari son hafta otur şu denemeleri çöz ama yok yani olmuyor. Babamın dediği gibi o kitapları buraya taşıyıp çözmeden gerisin geriye götürecceğim. Neyse nasılsa ömrümüzde Ales’e birkaç kez girmek zorunda kalacağız. O zaman kullanılır bu kitaplar.

Erkek kardeşim ve kız kardeşim devamlı kavga ediyor bu da ayrı bir konu. Kız kardeşim bilgisayarı parçalayıp parçalarını evin çeşitli yerlerine saklıyor. Burak da her yerde parçaları arıyor. Sonunda ilginç ilginç yerlerden buluyor. Yağmur ders çalış diye bağırıyor, o sana ne diye bağırıyor sonra da ikisi de ayrı ayrı bana yazıyor. Hangisine ne diyeceğimi bilemez noktaya gelmiştim ki şimdi gidip ikisinin de kulaklarını çekeceğim.

Yağmur az önce Burak’ın telefondan bir şey yazdı. Sonra da benim en sevdiğin kardeşin diye eklemiş. Tabii telefonunu alan Burak durur mu yapıştırır cevabı, kendisini kandırsın o dimi ablacım. İkisini de ısırıp parçalayacağım haberleri yok.

Özledim sıpaları.

Bu arada yaz için planlarım vardı, onlar da komple iptal. Bu konuyu konuşmak istemiyorum; hem sinir oluyorum hem de üzülüyorum.

Oha tam ben üstte tüm plan iptal yazarken güzel haberler aldım. Hadi bakalım, kesinleşince kutlamayı burada davullu zurnalı yapacağım.

Resmen kısa kısa notlara çevirdim blogu ama ne yapayım ya.

Öyle karışık kuruşuk işler işte.

 

Kendimi kendime.

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=ZpA0l2WB86E?hl=en"><img src="http://www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" /></a>

 

Kendimi dinliyorum.

Bok var gibi kendimi dinliyorum. Çünkü gerçekleri olduğu gibi söyleyecek tek kişi yine benim ve bu yüzden dinlemek zorundayım.

Her zaman haklı mı çıkar? Elbette hayır. Özellikle konu aşksa kalbimden kelebekler uçuşa geçtiği için onların cıvıltısından pek işitemem. O yüzden sağır duymaz uydurur ve sonunda da yanlış bir karara varmış olurum. Ama o yolda bana ait olur ve bir şeyler ortaya çıkabilir.

Bilemiyorum.

Kafam çok karışıyor; isteklerim ve tutkularımla birlikte kırgınlıklarım ve öfkelerim kıyasıya kapışıyor. Kimi tutacağımı bilmediğim gibi neye karşı savaştığımı da bilemiyorum. Bildiğim bir şey var; uzun zamandır hafta içi güneşli olan günler, hafta sonu yerini sağnak yağışa bırakıyor ve ruhumu öldürüyor.

Aslında bir bakıma işime de geliyor. Hafta sonları çalışmam gerekiyor. Eğer dışarıda müthiş bir hava olursa kendimi parklara atıp yeşilliğin tadını çıkartmak isterim. Mesela şu koşturmalar bitse de kendimi masa örtümü çimlerin üstüne serip D vitaminini doya doya alsam. Doya doya güneşe kavuşabilmem için de birkaç aya daha ihtiyacım var. Şu anda hem güneş isteyip de köşe bucak kaçıyorum. Akşam saatleri odama vuran güneşten kaçmak için panjurları tamamen kapatıyorum ama küçücük bir yerden sızıp gözlerimi rehin alıyor. Evin içinde güneş gözlüğü taktığım dahi oldu. Şaka değil gerçek. Ben de şaka olmasını isterdim.

Günler böyle birbirlerini kovalarken bugün aklıma okuduğum kitaplardan bir şey anımsadım. Bir yazar tam bana uygun bir şeyler diyordu. Tam da böyle şu anki hayatıma cuk diye oturuyordu. Biraz arattım tarattım ama sonra Kindle’da altıçizili cümlelerimi kolaycacık ortaya çıkardığımda o yazar bana göz kırpıyordu.

“Yalnızlığın coğrafyası yok. Ama insan sevdiklerinden oluşan kozasını geride bırakıp yabancı olarak damgalandığı bir yerlerde oldu mu, yalnızlığın kokusuna karşı daha bir keskinleşiyor burnu. İçinizdeki kelebeğin ağıt yakarak gövdenizde dolaşması acının en stratejik yöntemi, bir günlük acı, ama dünyaya bedel.”

Ben şimdi bunu çerçeveletip hayatımın ortasına asmayayım da ne yapayım? Acaba bunları ben yazdım da bana haber vermeyi mi unuttunuz?

Valla beni unuttunuz.