bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

‘Okudum, İzledim, Yazıyorum.’ Kategori Arşivi

Steve Geri Döndü!

Screenshot_1

2011 yılında Amerika’da yayınlanmaya başladığı andan itibaren en yüksek reytingleri elde eden ve bütün eleştirmenlerin gözdesi olan Shameless elbette bizim de gözdemiz. 🙂

4. sezonun bu kadar izleyenler tarafından mutsuz bir şekilde izlenmesi bütün umutları 5. sezona biriktirdi. Nitekim 5. sezon başladığından beri izleyenler nefeslerini tutarak bölümleri izlemeye geri döndü. 4. sezonun mutsuzluğunu geride bırakan izleyenler tamamen o bölümleri unutarak eski heyecan dolu günlere geri döndü. Geçtiğimiz akşam ise sezonun 5. bölümü ile tüm izleyenleri etkilemeyi başardı.

3. sezonda bir ara ortalardan kaybolan Fiona’nın en büyük ve tek aşkı Steve (Justin Chatwin) 3. sezonun finalinde zoraki olarak evlendiği İspanyol karısının mafya babası tarafından zorla alıkoyularak bir gemiye bindirildiği gösterilmişti. Gemiye öleceğini bildiğini ima eden Steve son kez aşkı Fiona’yı arama talebinde bulunmuştu. Steve’i son gördüğümüz sahne buydu.

Koskoaca 4. sezon Steve’siz geçmişti. Amerikan eleştirmenlerinin 4. sezonun bu kadar çok izleyici tarafından tepki almasının kaynağında bunun yatabileceğini vurgulamıştı. Nitekim senarist ve yapımcı da aynı kanıya varmış olacak ki varlığını unuttuğumuz Steve’i tekrar diziye döndürmeye karar verdiler.

5. sezonun ilk bölümlerinde Steve’i sadece birkaç dakika karısının yanında Fiona’yı izlerken görüntülendi ve ardından karısının her gün Fiona’nın çalıştığı cafeye gelip Fiona’nın müşterisi olarak konuşmayı sürdürdü. Buradan Steve’in diziye döneceği belliydi. Geçtiğimiz günlerde de Emmy Rossum instagram hesabında Steve ile birlikte bir set fotoğrafı paylaşmıştı. Bunun üzerine takipçileri de 5. bölüm öncesi böyle bir şeye hazırlıklıydı.

Fiona’nın beklenmedik bir anda yeni sevgili oldukları Gus ile evlenmelerinin ardından birçok eleştirmen Gus ile ilgili birçok şey yazıp çizdi. Gus’ın kimliğini gizlediğine dair komplo teorileri üretildi de üretildi. Fiona’nın evlendiğini öğrenen Steve 5. bölümde karısıyla birlikte cafeye Fiona’ya geldiğini haber verirken, Fiona’nın parmağındaki yüzüğü dikkatlice incedi.

Ne yapacağını bilemeyen Fiona iki arada bir derede kalarak Gus ile olan mükemmel ilişkisini de mahvetme yolunda ilerleyecek bence. Steve yüzünden birkaç kez hayatı alt üst olan Fiona’nın hayatı tam anlamıyla yola girmişken yine Steve yüzünden hayatı karışacak. Yine de Steve’siz geçen bir sezon hiç verimli değildi. O yüzden bütün karışıklığına rağmen hoşgeldi Steve.

Gülümse Anılara

21660_416099878457089_1805488808_n

Okuduğum kitapları anlatamaz oldum. Önceleri okumaya fırsat bulamamamdandı, sonra okuyup yazmaya fırsat bulamadım. Sonra hepsini elde ettim ve yazacak enerjiyi kendimde bulamadım. Bazen olmayınca olmuyor işte. Aslında geçen hafta Bir Gün kitabındaki heyecanını hatırlayarak David Nicholls’ın Bir Soru Bir Aşk kitabını okuyup hayal kırıklığına uğramıştım. Onunla ilgili diyecek birkaç satırım vardı ama sonra araya yoğun kurs programım girdi ve öylece kaldı. Belki bir ara hepsini derlerim.

Ben de dün İngilizce çalışmak istemeyip kitap okumaya başladım. Tabi yazlık seçimlerim hep Arkadya’dan olmuştur. Kışın içimi saran, yazın serinleten bir mucizesi var. Böğürtlen Kışı kitabımı okuyamadan da kaybettim. Çok mutsuzum bu yüzden. Neyse asıl kitabımız Camille Noe Pagân’ın Gülümse Anılara eseri. Yine bir Arkadya eseri ve yine içinizi saran bir öykü.

Kitabımızda dostluk, aile, aşk ve daha nicesi var. Böyle çetrefilli kelime oyunları, edebi sanatlar elbette yok. Mükemmel bir beklenti içine de girmemek gerekiyor. Arkadya Yayınları’ndan bir kitap okurken hiçbir zaman zirveyi yaşayacağımı düşünmediğim gibi olumsuz da karşılaşmayacağımı biliyorum. Tıpkı bu kitap gibi. Yazarımızın bir gazeteci olduğunu öğrenince daha bir sevdim.

Daha çok dostluk üzerine kurulan Gülümse Anılara, 16 yıllık arkadaşlardan birinin kaza geçirmesiyle başlıyor. Spoiler ölçüsünü hiçbir zaman çizgide tutamadığımı biliyorsunuz. İşte bu yüzden çok fazla spoilera dalmadan birkaç şey ile konuyu belirtmek istiyorum. Julia ve Marissa adında iki karakterimiz var. Kitap Marissa’nın ağzından yazılmış olsa da başlarda ana karakterin Julia olduğunu düşünüyorsunuz. Bunda kapaktaki balerin kızın etkisi de olabilir. Ancak bir süre sonra tamamen Marissa’nın hikayesi olduğuna ikna oluyorsunuz. Trafik kazası geçirip ölümden dönen Julia’nın kişiliğindeki değişiklikler Marissa’nın hayatında neler yaratıyor onu okuyoruz.

Dostluk dışında  nokta atışları da yok değildi. Elinizdeki aşka sahip olmanın değerini de çok güzel vurguluyor. Gitgeller yaşayarak ve eskiye hapsolarak asıl değerli olanın farkınıza varmanıza yardımcı oluyor.

Ben sevdim, bu sıcak yaz günlerinde okuyabilirsiniz. Sizi yormaz ve sıkmaz.

Son sözümü de kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum.

Hayatımızda bizden bir şeyler bekleyen herkese gelsin.

« İnan bana, üzerinden atması en zor şey fazla kilolar değil, başkalarının beklentilerinin ağırlığıdır. »

Kitaplar. Kitaplarımız.

Şu sıralar kitaplarla yatıp kitaplarla kalkıyorum. Günün ilk ışıklarıyla kitapları bitiriyorum. Çok abartmamak için birkaç gün ara vereyeyim dedim. O yüzden Uykusuz Ciltlere bıraktım kendimi. 2007 yılında ilk yayın hayatına başladığı dönemlere geri döndüm, pek hoş. Çok hoş.

Uykusuz’u bir kenara bırakırsak şu birkaç günde ne okudum, ne yaptım şöyle bir aktarayım istiyorum. Malumunuz artık blog her daldan bir şeyler barındırıyor. Böyle daha keyif alıyorum şu günlerde. Her neyse ilk olarak Dostluk Ekmeği’ni bitirdikten sonra bir türlü okumaya fırsat bulamadığım Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler kitabını elime aldım.

Spoiler vermemeye dikkat ederek şöyle kitabı inceleyecek olursak ilk başlarda beni pek sarmadı. Yani şu parça öykülerin tek noktaya bağlanması ya da parça parça kalması niyeyse beni bir türlü sarmıyor. Küçük Mucizeler Dükkanı’nda bu yüzden sabredememiştim ve yarım bırakmıştım. Harbi bak ben o kitabı okumadım ya İzmit’e dönünce onu da aradan çıkartayım.

PicsArt_1373883985819Erken Kaybedenler diyordum; ilk sayfalarda pek kendimi veremedim ama sonrasında birkaç saat içerisinde su gibi akıp gitti. Erkek çocukların hüzünleri ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi diye düşündüm. Benim gibi okumayanlar varsa tavsiye ederim.

Erken Kaybedenler’den sonra Gökkuşağını Yakalamak kitabına geçtim. Dostluk Ekmeği’nin yayınevinden çıkma bir kitaptı. Allah’ım o ayraçları ne kadar güzel bir şey ya. Kitaba gelecek olursak, sıcak bir hikayeydi. Yeri gelip hüzünlendiyor, yeri geliyor güldürüyordu. Arkadya Yayınlarının romanlarını böyle genellemek istemiyorum ama eğer sonra okuduğum Arkadya Yayınları kitabı da bu tarz çıkarsa onlar için sıcak bir öykü genellemesini kullanabilirim. Böyle aşırı tutkuyla bağlanmıyorsunuz kitaba ama sıcak bir yanı var, çekiyor sizi.

Güneşi Yakalamak ayrı bir güzPicsArt_1373883745546eldi. Bir de bölüm sonlarındaki şifrelerden elde ettiği sözler, çok anlamlıydı. Bazen, evet ne kadar da yerine oturdu şu anda diyordum. İnsan hüzünleri her yaşta aynı ev sahipliğini yapıyor kitapta. Kitap çok güzel bir yazıyla başlıyor. Diyor ki, « Hayatta Gökkuşağının peşinden ya gidersin ya da gitmezsin. Gökkuşağının peşinden gitmeye devam et… » Nedendir bilmem ama çok sevdim ben girişi. Gökkuşağı rengine bürünüp oradan oraya koşasım var, şu günlerde.

Kitap bittikten sonra ne yapsam, ne okusam derken bu sefer de yine okumamış olduğum Ayşe Kulin’in Adı Aylin kitabını elime aldım. Lisede Sevdalinka kitabını okuyup günlerce ağlamış biri olarak Ayşe Kulin’in nedense kitaplarını o yüzden hep ayrı seviyorum. Ancak her yazardan olduğu gibi bir süre sonra sıkılıyorum, yoruluyorum, hataları gözüme batar oluyor. Aslında bu kitap için ayrı bir yazı yazıp uzun uzadıya incelemeyi düşünüyordum ama şu sıralar kitap okumaktan pek yazmaya fırsat bulamıyorum.

PicsArt_1373884564008Kitaba gelecek olursak, Aylin’in ölümüyle başlayıp ölümüyle son buluyor. Tüm her şeye rağmen beğendim, çok beğendim. Ama katile dair yazarın yorum yapmadığı için ya da farklı konuları irdelemediği için kızdım. Sonra kalktım nette de araştırma yaptım, hayır yok. Hiçbir şey yok. Garip ve tuhaf. Aylin’in hayatı evet, çoğu okur gibi beni de etkiledi. Sondaki fotoğraflar ise çok güzeldi. Hepsini tek tek inceledim ve bu kadın gerçekten çok güzelmiş dedim. Bu arada Aylin’in yeğeni olan ama 10 yıl annelik yaptığı Tayyibe, milletvekilliği yapmıştır. Spoilera girmeden böyle de bir bilgi vereyim dedim.

Bu aralar kitap okumaya biraz ara verip editörlüğünü yaptığım kitabı yazmaya odaklansam hiç fena olmayacak. Hatta çok iyi olacak.

Not: Mektup bekliyorum. Çok heyecanlı.

Bir not daha: Yine maske yaptım ama bu sefer göz altına. Ondan önce de başka bir maske yapmıştım; saç, yüz ne varsa deniyorum şu sıralar. Maksat zaman geçsin. Ev maskeden ve ıvır zıvırlardan geçilmiyor şu sıralar.

Beğenmedim: Aşk Kırmızı

Pilavcı Baba’da otururken hadi sinemaya gidelim diyerek izlediğimiz filmlerden biriydi. Yani 2 seçeneğe kadar düşmüştük ama en yakın seans ne yazıkki Aşk Kırmızı’ydı. Osman Sınav imzalı film için en güzel yorum Sena’dan geldi. Kesin senariste cv oluşturmak istedi. Haklıydı, yani genel olarak hayal kırıklığına uğradık.

Konu klasik olsa da daha iyi bir senaryoyla güzel işler çıkartılabilirdi. Ama bizim izlediğimiz film dramdan daha çok komediye benziyordu. Zeynep’in her cümlesinden biri kocam olunca hem biz hem de salon bu duruma çok çıldırdı. Hay ama senin kocana diye herkes bir şeyler saydırdı. İzlediğim en gürültülü dram filmiydi. Tüm salon kahkaha atarak, replikleri önceden söyleyerek, eleştirerek izledik. Kapıda beliren adamımız; elinde çiçeklerle duygusuz ve donuk bir şekilde « Bu ne güzellik ya rabbel alemin. » diyerek bir kez daha salonu kahkahalara boğdu. Replikler bir yana da kullanılan objeler çok güzeldi. Senayla devamlı sohbet ederek bak bak şu obje çok güzelmiş ya. Hayır, kırmızı tonu da çok iyi kullanılmış diyerek hep iyi yanlarına odaklanmaya çalıştık. Hele bir de filmin başlarında bir gözlük koleksiyonu vardı ki dikkatimizi pek çekti.

Onun dışında senaryodaki oturtulamayan asıl mevzu Nazlıgül’ün yaşam dramı mıydı yoksa iki kadın arasında gidip gelen tipik Türk erkeği miydi? Bunu kestirmek çok zor. Çünkü ikisine de üstün körü değiniliyor. Çok gereksiz sahneler ve çok abartı tesadüfler de söz konusuydu. Türk erkeği eski sevgilisinin profiline bakacak sonra sayfayı kapatmadan öylece bilgisayarı bırakıp duşa girecek; inanabiliyor musunuz? O sayfa kapatılır, geçmiş itinayla silinir, olası yerler bile kontrol edilir. Ama bizim adamımız karısı gelince çat diye ekranı kapatıp duşa giriyor. Kapatmak için taklalar atmıyor. Olası şey değil.

Ayrıca iki kadın karakter arasındaki zıtlıklar ve Zeynep’in bir türlü ağlamayı başaramaması da sinir bozucu bir hâl aldı. Film dönem dönem çok sıkıcı ilerledi. Hadi bitse de çıksak modunda bekledik. Kırmızıya olan tutkum, böylesine bir film ile harcanmamalıydı diye düşünüyorum. Bir de demeden geçemeyeceğim Zeynep’in Şahin ile birlikte olması en gereksiz olaylardan biriydi. Yani bize bile fazla geldi bu durum. Kimin eli, kimin cebinde belli değil diyerek aldatmayı bu kadar masumlaştırması filmin değerini gözümde daha bir düşürdü. Hiçbir ihanet yaşanılan her ne olursa olsun affedilmeyi hak etmiyordur. Ama bir ara üçlü ilişkiyi düşünerek bile kadının kendi değerini kendisinin ne kadar ezip geçtiğini gösterdi. Bu kadarı yapılmamalıydı. Filmin sonunda Nazlıgül’ün intiharıyla hayatın bu kadar düzene girmesi de hoşuma gitmedi.

Sinemada izlemenizi tavsiye etmiyorum; korsana evet.

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=yyXzUgPlCT4?hl=en"><img src="https://i1.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

Hepsi bir yana Mehmet Erdem’in şarkılarını dinledik sadece. Güzeldi, iyiydi şarkılar.

İstanbul Hatırası

“İstanbul’a bakıyorduk denizden; Nevzat, Demir bir de ben. Sisler içindeydi İstanbul…”

Bir kitabı ya da filmi anlatırken spoiler vermekten öyle çok kaçıyorum ki ne diyecektim hep araya karışıyor. O yüzden şarkıyı öne çıkararak biraz olsun spoilerden uzaklaşmaya çalışıyorum. O yüzden okumaya devam ederken siz de şuraya bir tıkla Sezen’den şarkıyı dinleyebilirsiniz.

Kitabı az önce bitirdim; okumak pek de zamanımı aldı. Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası kitabından bahsediyorum. Her ne kadar tamistanbul-hatirasi emin olamasam da içimde hoş bir burukluk bıraktı. Belki birçok açıdan eksik yönleri vardı. Çokça gözden kaçmış ya da değinilmek istenmemiş basit ama önemli gerçekleri görmemiş. İnsan ister istemez “ah be 561 sayfa kitap okuyorum, oldu mu?” diye yazara soruyor.

Kitabı bir cinayet romanı ya da tarihi bir roman olarak okuyabilirsiniz. Yani burada iki tür seven okuyucuyu da çağırıyor. Ancak bir cinayet romanı olarak okursanız işte o gözden kaçan basit gerçekler canınızı sıkıp okumaktan vazgeçmenize neden olabilir. Bir tarih romanı olarak ise boğucu olmamakla beraber yoğun tarih barındırmıyor. Sanırım ben ikisini birden okumayı tercih ettim.

En güzel yanı neredeyse hepimizin bilmediği o güzel tarihi bir anda cinayetlerle birleştirip ilginizi çekmeyi başarabiliyor. İstanbul’un o güzelim tarihi yerlerini tekrar artık başka bir bakış açısıyla gezmek için tutuşuyorsunuz. Önceden anlamsız gelen ne kadar eksik yer varsa tarihi birkaç şeyle öyle güzel dolduruluyor ki gezmelik bir gün için şöyle takviminize göz gezdiriyorsunuz.

“İstanbul’a bakıyorduk denizden; Nevzat, Demir, bir de ben. Çaresizliğimize bakıyorduk, avuçlarımızda büyüyen zavallılığa, kanımızda filizlenen korkaklığa… Elimizden alınan hayata bakıyorduk. sönen anılarımıza bakıyorduk, ölen hayallerimize, yıkılan düşlerimize… İnsanlara bakıyorduk, fedekarlığını yitirmiş, sevincini yitirmiş, sevgisini yitirmiş, umudunu yitirmiş, onurunu yirimiş… Kendini yitirmiş… Zavallı bir topluluk başarıyı mutluluk zanneden.”

Ahmet Ümit’in okuduğum ilk kitabıydı. Öyle kitabı elime alıp her zamanki gibi evirip çevirirken arka kapağında yazan son cümleyle almıştım aylar önce. Tam da şöyle diyordu son cümle: “Şehrimizle birlikte yitirdiğimiz kendimize bakıyorduk.” Belki de bu yüzden olsa gerek ben cinayeti okumayı bıraktım; yani Agatha’nın kitaplarıyla büyümüş olarak böylesi yavan seri cinayetlerde kusur kabul edemiyorsunuz. Ama herkesin bir kenara bıraktığı o ilgilenilmediği içsel kısımlar etkiledi. Belki o ince dokunuşlarla kazandı gönlümü. Bilemiyorum. Aslında 200 sayfada çok güzel yazılacak bir kitabın yaklaşık 600 sayfa yazılması o yüzden olsa gerek hiç rahatsız etmedi. Hatta mümkünse daha da içlerine girebilirdim.

Kitabı eleştirecek olursam ki burada da çok fazla spoiler vermekten çekiniyorum. Ama en basitinden ulan be şu İstanbul’un en gözde tarihi yerlerinde bir kamera yok mu diye sitem ettiriyor. Dahası da devamlı iki grup arasında didişmemelerle geçmesi fazla göze batıyor. Ya da daha zeki beklediğim çıkışlar yapılamıyor. Ama bırakın bunları bir kenara o güzelim mitolojiye kadar uzanan güzel bir tarihi bize böyle sunsunlar. Küçük küçük yazılmış sıkıcı tarih okumaktansa böyle birbirine bağlanmış diyaloglarla öğrenmeyi tercih ederim.

Ben her şeye rağmen sevdim, beğendim. İstanbul’un tarihinde şöyle bir gezinmek isterseniz alabileceğiniz bir kitap. Hatta yanında küçük notlar tutmak isteyeceğiniz türden bir kitap. Alalım, sevelim.

Bir de son olarak Evgenia; belki de üzerinde çok durulmayan ama can alıcı karakterdi benim için. Nasıl bir kadın, nasıl bir aşk böyle olgunlukla yoğurulabilirdi bilmiyorum. Çok güzel kadınsın Evgeniademekten alamıyor insan kendini.

Fringe ve Final

fringeBitti. Fringe bitti. 5 yıldır izlediğim Fringe yaklaşık 2 hafta önce finalini verdi. Sonrasında da adam gibi bir dizi izleyemez oldum. Bitmeseydi de uzatsaydınız ne olurdu sevgili senaristler?

Böylece bir devrin daha sonuna geldik biz izleyenleri olarak. Aklımızda cevaplanmayan sorularla ve tatmin eden keyifli bir final ile ekrana bakıp durdum. Öncelikle biraz Fringe’den bahsetmek istiyorum. Bilim kurgu alanında en iyi dizilerden biriydi. Hatta bana bilim kurgu sevgisini de aşılan yapımdır. İlk çıktığı dönemlerde insanlarda Lost’tan kaynaklı beklentiler vardı. İster istemez beklenti oluşuyor. « Lost abi ya, daha ne » diyorsun.

Benim izlemeye başladığımda 3. bölümündeydi sanırım ya da 2 emin değilim. Her hafta yeni bölümünü beklemek çok yorucuydu. Chuck ve House ile de günleri çabuk atlatıyordum. Sezonunu ya da bölümünü hatırlamadığım bir bölümde elimde hamburgerim tam diziye odaklanmışım aman Allah’ım o da ne? İğrenç görüntüler, oradan buradan kopan vücutlar, değişimler derken ağzımdakini çıkartmak zorunda kalmıştım. Bu gibi olaylar birçok Fringe izleyicisinin de başına gelmiştir. Sağda solda aman Fringe izlerken bir şey yemeyin başlıkları atıldı.

Bu kadar yoğun ve aktif bir izleyici kitlesi varken her sezon için bu sezon son başka sezon çekilmeyecek denilerek hayal kırıklığı oluşturdular. fringe-cast-570x398Acaba bu sezon çekilecek mi diye araştırmalar yapıldı. Röportajlar çevrildi, yeni sezonun garanti kelimeleri yakalandı. Çünkü en büyük hayal kırıklığı kafandaki soruları cevaplayamadan ve daha ne olacağınjı bilmeden pat diye sezon finalinin final olarak kalıp final bölümünün çekilmemesi olacaktı. Ayrıca az önce öyle bir uzun cümle kurdum ki neresinden baksan anlatım bozukluğu vardır. Bu parantezi kapatalım da Fringe’nin finaline geçelim.

Sonunda bu sezonun final olacağı söylendi. Öyle bir sezon tasarlamışlardı ki ilk 4 sezondaki sınır bilim bölümündeki olayların hepsi kullanıldı. Zamanın sıfırlanmasına doğru giderken acaba ne olacak neler cevaplanacak diye izleyenler arasında tartışmalar devam etti. Final bölümünde ise Eylül’ün bu kadar basit öldürülmesi büyük bir hayal kırıklığıydı benim için. Yani orada onca ajan var, onca insan var Eylül’ün tam geçecekken bu kadar basit bir şekilde kurşunun önüne atılması pek hoş olmadı. Olivia’nın ise tekrar güçlerini kullanması müthiş bir şeydi. Şehrin tüm elektriğini vakumladı resmen. Son sezondaki pasif Oliva’dan yine güçlü bir anne yarattılar.

Olivia’nın paralel evrene geçip yaşlanmış halini görmek ve paralel evrendeki Olivia’nın desteğini görmek çok güzeldi. En büyük merak konularından biri de zaman çizgisi sıfırlanınca Peter’ın yaşayıp yaşamayacağıydı. Sonuçta Walter silindiği için Peter kurtulamamış olarak düşünüldü. Ancak zaten Peter makineyi çalıştırırken zamandan silinmişti. O yüzden ölmeyeceğini o şekilde tahmin etmiştim.

Hoşuma giden bir nokta da finali izlerken aptal bir gülümsemeyle Walter’ın Astrid’in adını ilk defa doğru söyleyip gülerek isminin çok güzel olduğunu söylemesi olmuştu. 5 sezondur çok nadir hatta hiç doğru söylemediği adı finalde çok güzel söyledi. Yerinde tatlı bir espriydi. Zaten 5 sezon boyunca Astrid’e taktığı isimler gülme konusu olmuştu.

Peter’ın Walter’a « Seni seviyorum baba » demesi ağır damgasını vurdu. Zaten son sezonunda daha çok baba-oğul ve aile ilişkilerine yönelik olması da farklı bakış açıları getirdi. Olivia’nın ise tek istediği gözcüleri zamandan silip istiladan önceki zamana dönüp Etta’sına kavuşmaktı. Walter’ın Michael’in elinden tutup geleceğe gitmesiyle tam da o piknik anına dönüldü. Yavaş çekimlerle kavuştu kavuşacak derken heyecan yaptım, yapmadım değil.

Etta Peter’a koşarken Olivia onlara bakıp gülümserken istila gerçekleşmiş ve Etta Peter’a sarılamamıştı. Etta’nın Peter’a sarılmasıyla final gerçekleşti. İsterdim ki piknik alanında Walter ve Astrid’de olup gülümsesinler. Walter silinip gitmişti ya Astrid ne oldu? En azından hızlı bir şekilde birkaç dakika da değişen durumları gösterebilirlerdi. Yine de benim için güzel bir finaldi. Keyifle izledim.

Fringe gibi nice güzel dizilere diyelim.