bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

Durdum durdum Carrie oldum.

Türkiye’ye gittim ve sonra Carrie olarak geri döndüm.

İzmit’te gözlerim yaşlı yaşlı sokaklarda gezerken ve alışveriş çılgınlığına kendimi kaptırmışken bir an durdum ve ben bu sahneyi nereden hatırlıyorum diye kendime sordum. CARRIE diye içimden çığlık attım. Bilmiyorum o an sesli de söylemiş olabilirim.

İzleyenler bilir ama yine de şöyle kısa bir özet geçebilirim. Final sezonundan 2 bölüm önce Carrie Paris’e sevgilisinin yanına gidiyordu. Ancak beklediği ve istediği gibi birlikte vakit geçiremiyorlardı. Sevgilisi kendi işlerini yaparken Carrie boş boş Paris sokaklarında geziyor ve alışverişin dibine vuruyordu. Sonra bir yere oturup ağlayarak insanları izliyordu.

Aha da ben!

Tabii ki şehrin Paris olmasını tercih ederdim ama elimizde İzmit vardı. Planlanan ya da istenen hiçbir şey olmadığı gibi şehir de Paris olamazdı zaten.

Ben böyle bir yazıya başlamışım bundan 20 gün önce ama sonra yazıyı yarım bırakmışım ve tamamlamamışım. Düşündüm de tamamlamadığım ne kadar çok yazı, ne kadar mesele, ne kadar çok yaşam var. Her şey yarım, her şey biraz eksik ve her şey kendi halinde. O halde en azından son yazıyı tamamlayayım diye düşündüm. Sonra da fark ettim ki son yazı da nasıl desem bir ruh hali içerisinde yazmaya başlamışım ve şu anda inanın en son girmek istediğim ruh hali.

Sonra da işte böyle romanın gidişatını bozup kendi yorumunu yapan yazarlar gibi ben de hayatımın bir karesini dondurup hayatıma dair yorum getiriyorum. Yazılacak ve anlatılacak çok şey var ama biliyorum ki her seferinde araya girip bölmem gerekecek. İşte bu yüzden bir türlü anlatmaya başlayamıyorum.

Tabii ki eski yazma enerjimi kazanmam yönünde fikirleriniz ve önerileriniz varsa şevkle dinler ve hayata geçirmeye çalışırım.

Beni terk etmeyin.

Şimdi ben gidip Fransızca çalışayım.

Au revoir!

 

Öyle Böyle

Gelin çiçek verelim, yollarına serelim, sevgi dolu türkülerle annemize verelim.

Haftaya anneler günü, dün de annemin doğum günüydü. Neyse ki Cuma günü gidiyorum Türkiye’ye. Doğum gününü ve anneler gününü tabii ki her yıl olduğu gibi bu yıl da tek hediyeyle kapatıyorum. Telefon aldım bu sefer ancak ufak ve ciddi bir problemi var. Android olmasına rağmen bir türlü Türkçeye çeviremedim. Google Play’deki uygulamalar da başarısız sonuçlandı. Nasıl çözeceğim bu durumu bilmiyorum.

Cuma günü Stuttgart üzerinden gidiyorum uzaklara bilinmez diyarlara değil elbette, halis mulis canım ülkeme gidiyorum. Özellikle iki haftadır doğru düzgün yemek yemez oldum. Bıkkınlık geldi, yıldım yeminle. Bütün kiloları Türkiye’ye saklıyorum. Atın üstüme iskenderleri, mangalları…

Gidecek olmamın verdiği bir enerji var ama o enerjiyi hiçbir şey yapmayarak harcıyorum. Canım baya baya hiçbir şey yapmak istemiyor. Pazar günü Ales’e gireceğim bari son hafta otur şu denemeleri çöz ama yok yani olmuyor. Babamın dediği gibi o kitapları buraya taşıyıp çözmeden gerisin geriye götürecceğim. Neyse nasılsa ömrümüzde Ales’e birkaç kez girmek zorunda kalacağız. O zaman kullanılır bu kitaplar.

Erkek kardeşim ve kız kardeşim devamlı kavga ediyor bu da ayrı bir konu. Kız kardeşim bilgisayarı parçalayıp parçalarını evin çeşitli yerlerine saklıyor. Burak da her yerde parçaları arıyor. Sonunda ilginç ilginç yerlerden buluyor. Yağmur ders çalış diye bağırıyor, o sana ne diye bağırıyor sonra da ikisi de ayrı ayrı bana yazıyor. Hangisine ne diyeceğimi bilemez noktaya gelmiştim ki şimdi gidip ikisinin de kulaklarını çekeceğim.

Yağmur az önce Burak’ın telefondan bir şey yazdı. Sonra da benim en sevdiğin kardeşin diye eklemiş. Tabii telefonunu alan Burak durur mu yapıştırır cevabı, kendisini kandırsın o dimi ablacım. İkisini de ısırıp parçalayacağım haberleri yok.

Özledim sıpaları.

Bu arada yaz için planlarım vardı, onlar da komple iptal. Bu konuyu konuşmak istemiyorum; hem sinir oluyorum hem de üzülüyorum.

Oha tam ben üstte tüm plan iptal yazarken güzel haberler aldım. Hadi bakalım, kesinleşince kutlamayı burada davullu zurnalı yapacağım.

Resmen kısa kısa notlara çevirdim blogu ama ne yapayım ya.

Öyle karışık kuruşuk işler işte.

 

Kendimi kendime.

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=ZpA0l2WB86E?hl=en"><img src="https://i1.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

 

Kendimi dinliyorum.

Bok var gibi kendimi dinliyorum. Çünkü gerçekleri olduğu gibi söyleyecek tek kişi yine benim ve bu yüzden dinlemek zorundayım.

Her zaman haklı mı çıkar? Elbette hayır. Özellikle konu aşksa kalbimden kelebekler uçuşa geçtiği için onların cıvıltısından pek işitemem. O yüzden sağır duymaz uydurur ve sonunda da yanlış bir karara varmış olurum. Ama o yolda bana ait olur ve bir şeyler ortaya çıkabilir.

Bilemiyorum.

Kafam çok karışıyor; isteklerim ve tutkularımla birlikte kırgınlıklarım ve öfkelerim kıyasıya kapışıyor. Kimi tutacağımı bilmediğim gibi neye karşı savaştığımı da bilemiyorum. Bildiğim bir şey var; uzun zamandır hafta içi güneşli olan günler, hafta sonu yerini sağnak yağışa bırakıyor ve ruhumu öldürüyor.

Aslında bir bakıma işime de geliyor. Hafta sonları çalışmam gerekiyor. Eğer dışarıda müthiş bir hava olursa kendimi parklara atıp yeşilliğin tadını çıkartmak isterim. Mesela şu koşturmalar bitse de kendimi masa örtümü çimlerin üstüne serip D vitaminini doya doya alsam. Doya doya güneşe kavuşabilmem için de birkaç aya daha ihtiyacım var. Şu anda hem güneş isteyip de köşe bucak kaçıyorum. Akşam saatleri odama vuran güneşten kaçmak için panjurları tamamen kapatıyorum ama küçücük bir yerden sızıp gözlerimi rehin alıyor. Evin içinde güneş gözlüğü taktığım dahi oldu. Şaka değil gerçek. Ben de şaka olmasını isterdim.

Günler böyle birbirlerini kovalarken bugün aklıma okuduğum kitaplardan bir şey anımsadım. Bir yazar tam bana uygun bir şeyler diyordu. Tam da böyle şu anki hayatıma cuk diye oturuyordu. Biraz arattım tarattım ama sonra Kindle’da altıçizili cümlelerimi kolaycacık ortaya çıkardığımda o yazar bana göz kırpıyordu.

“Yalnızlığın coğrafyası yok. Ama insan sevdiklerinden oluşan kozasını geride bırakıp yabancı olarak damgalandığı bir yerlerde oldu mu, yalnızlığın kokusuna karşı daha bir keskinleşiyor burnu. İçinizdeki kelebeğin ağıt yakarak gövdenizde dolaşması acının en stratejik yöntemi, bir günlük acı, ama dünyaya bedel.”

Ben şimdi bunu çerçeveletip hayatımın ortasına asmayayım da ne yapayım? Acaba bunları ben yazdım da bana haber vermeyi mi unuttunuz?

Valla beni unuttunuz.

Tarif falan veriyorum, inanılmaz.

Nisan ayına yakışmayacak şekilde havalar dengesiz. Bir gün güneşten kaçıyorum, diğer gün soğuktan. İnsanın dengesi de alt üst oluyor böyle havalarda. 

2 gün önce canım durduk yere zeytinli poğaça çekti. Öyle çok poğaça seven bir insan olmadığım için daha önce hiç yapmamıştım. Ama madem iş başa düştü, yapacaktım. Dün işten döndükten sonra annemi aradım. Yine çok çılgınlardı. Babamla edi büdü gibi telefon ve televizyon kavgası yapıyorlardı. Annem yıllardır Deniz Yıldızı’nı izliyor. Ben üniversiteye başlamamıştım bu dizi başladığında. 2 yıl oradan desen 4 yıl üniversite desen bir de bu yıl var. Dizinin en az 6-7 yıl geçmişi var ve her akşam oynuyor. Gerçekten inanılmaz. Annem ve teyzem üniversite hayatını didik didik o diziden öğrendi. Ailelerin psikolojilerini bozuyorlar. :)))

Neyse ben arayınca babam ben konuşacağım, annem ben konuşacağım diyor. Ayy dedim tamam ben ikinize de yeterim. 23 Nisan’dı, kandildi derken lafladık ve asıl benim problemime geldik. Anne bana poğaça tarifi lazım dedim. Babam arkadan kıs kıs gülmeye başladı. Hayır ben size patlıcan tarifimi verirken böyle kıs kıs gülmüyordum yani. Bir daha özel tariflerimi onlara vermeyeceğim. Neyse sonra annem aa geçen gün güzel bir tarif denedim, sen de ondan yap dedi. Ne tarifi dedim. 3-2-1 dedi. Anne küfür mü ediyorsun tarif mi veriyorsun valla belli değil.

Annem belli başlı şeyleri söyledi. Gerisi benim hayal gücüme kaldı. Hayır, tarif veriyorsun, tuzu da ekle diyeceksin unu da. Tarif vermek bunu gerektirir. Zaten alabildiğince un sizce de çok komik değil mi? Ooo alıyor alıyor, daha da alır, dur bakayım hala alıyor, aldır aldır diye devam ediyor bu süreç. 3-2-1 olarak yapmasam da 2-2-1 olarak poğaçamı başarılı bir şekilde yaptım.

Şöyle hemen tarifini de vereyim. Ayy inanmıyorum bu blogta tarif de mi yazılacaktı. Günlük olunca artık günlük hayatımda yemeklerden oluştuğu için çok normal tabii ki bu durum. Her neyse tarifimize gelelim.

2 kabartma tozu.
2 su bardağı yoğurt.
1 su bardağı zeytinyağı
Un, tuz.
1 yumurta akı
Üstü için: 1 yumurta sarısı
İçi için: zeytin, peynir canınız neli isterse…

Hepsini güzelce bir kaba koyup yoğuruyoruz. Güzel bir kıvam elde ettikten sonra elinize parça parça alıp içine bir şeyler koyup kapatıyoruz. Bu aşamada fırını 170 derecede ısıttım. Sonra poğaçalarım ısınınca fırına gönderdim. 25-30 dakika kadar pişirdim ama o sırada ısıyı 200 derece yaptım.

Fırından çıkarttıktan sonra da üstleri kurumasın diye ellerimle birazcık su serptim ve üstünü örttüm. Bence hiç de fena olmadı. Cinzia dün akşam beğenmişti. Bu akşam ise gerçekten çok beğendiğini nasıl yaptığımı sordu. Oldu bu iş kızlar. Böreklerden sonra poğaçaları da geliştirip fırın açmaya karar vermem an meselesi.

Tüm hafta akşamları salata yedim. Tamam salatayı severim, tamam çok severim ama benim için sadece meze olabilirdi. Rejim falan yaptığımdan değil yahu. Yoksa salatanın yanında bol bol ekmekleri götürmezdim. Yemek yapmaya üşendiğim için salataya saldırdım! Evet o kadar çok sıkıldım ki şu sıralar yemek yapmaktan ben de kendimi  salataya verdim. Annem gel ben sana yemek yaparım dedi. Ben gidiyorum!

Mayıs’ın 8’inde Türkiye’ye gider gitmez bütün iskenderleri, köfteleri, mangalları, dürümleri götüreceğim. Ayy yine yemek krizine girdim. Daha fazla çıldırmadan gideyim buradan.

Görüşürüz.

xoxo

En çok seni sevdim Prag.

Prag’ta ikinci günümüz sabahın köründe uyanıp bir şeyler atıştırarak başladı. O sırada da gezeceğimiz bütün yerlerin rotasını çıkarmaya çalıştık. Her yeri görecektik ve bazı yerler birbirinden tabii ki uzaktı. Ama sorun değildi, çünkü ücretsiz topluma taşıma var. (Şişşşt, kimse duymasın.) Ne kadar toplu taşıma da kullanacak olsak iyi bir rota belirlemek gerekiyordu. Yoksa bazı yerler atlanabilirdi. Planımızı yaptık ve ilk olarak kahve içeceğimiz o müthiş mekan için yollara düştük.

Mama Coffee (Adres: Vodičkova 674/6) 

2Mama Cafe’nin kapısından içeri adımımızı atar atmaz gerçekten çok beğendik. Sevimli çalışanları ve ferahlığıyla hemen kendisini sevdirdi. Ayrıca içeride çok güzel tasarımlar da mevcuttu. Satın alabileceğiniz fincanlar, el yapımı ürünler ve kahveler. Yolunuz Prag’a düştüğünde öğle kahvenizi mutlaka Mama Cafe’de içmelisiniz. Pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim. Fiyatları da oldukça uygundu. Mama Cafe’den çıktıktan sonra görmezsek olmaz dediğimiz mimariyi görmek için tekrar tramvaya bindik.

Dans Eden Ev (Adres: Rašínovo nábřeží 80, Praha 2)

JoUM2ofGörmezsek olmazdı ama görünce de vaaaovvv diye saatlerce önünde kalmadık. Hoş ve değişik bir mimarisi vardı. Fotoğrafını çektik ve tabii ki önünde fotoğraf çekildik. Bunları yaptıktan sonra da binanın önünden ayrıldık. Siz de gidin ve görün. Ben daha çok o binanın içindeki ofislerden birinde çalışmak isterdim. Güzel yani, böyle bir binada çalışmak.

_MG_9011

Ünlü Charles Köprüsü’nden geçerek Prag’ın öbür yüzünü tanımaya hazırdık. İlk karşımıza Komünizm Kurbanları Anıtı geldi. Gerçekten insanı etkiliyordu. Sonra Prag manzaralarını izleye izleye yürüdük. Buralarda yürümek beni inanılmaz mutlu etmişti. Hava soğuktu ama yürümek çok keyifliydi.

Velká Klášterní Restaurace (Adres: Strahovské nádvoří 302)

Uzun bir süre yürüdükten sonra ev yapımı bira diye dikkatimizi çeken değişik bir yer oldu. İçeri girdiğimizde de gerçekten değişik bir yerdi. Masalar uzun ve bölüm bölümdü. Sanki bir kilisenin içi restaurant olarak dizayn edilmişti. Ben de öyle bir his uyandırdı.

Prag’ın bu bölümünü keşfederken yorulacaksınız ve bu yorgunluktan müthiş bir keyif alacaksınız. Bu restaurantta yemeğinizi yerken ya da ev yapımı biranızı içerken dinlenebilirsiniz.

_MG_9038Bu yukarıda gördüğünüz gözetleme ya da seyir kulesi bu bölgeye çıktığınız ilk zamanlarda karşınıza geliyor. Zaten okları takip ederek o bölgeyi komple gezerken aşağıya iniyorsunuz. İşte biz her yerde manzara zaten var diye buraya çıkmadık. Gerek duymadık. Sonra düşündüm de tüm şehri fotoğraflamak için en azından birinci kata çıkmalıydım. Siz olur da giderseniz ve tüm şehri fotoğraflamak isterseniz birinci kata çıkmayı ihmal etmeyin.

_MG_9041

 

Döne döne aşağılara indiğimizi söylemiştim. Charles Köprü’sünün diğer yakasında yani Old Town’un karşı tarafındaydık. Artık buralarda John Lennon Duvarı’nı arıyorduk. Ararken de baya gezdik. Hatta o sırada Kafka Müzesi’nin önüne gelmişiz. Bizim gezdiğimiz gün ne yazık ki Kafka Müzesi kapalıydı. Müze önündeki K harfinde fotoğraflar çekilip aynı zamanda o ilginç heykelleri izledik. Müzenin açık olmasını dilerdik. Sanırım gezmek istediğim tek müzeydi.

The John Lennon Wall (Adres: Velkopřevorské náměstí, Praha 1)

Aralara gire çıka John Lennon Duvarı’nı arıyorduk. Birine sorarak yerini öğrendik. Duvarın önünde bir gitarist John Lennon şarkıları söylüyordu. Çok hoş bir düşünceydi. Ve tabii ki herkes duvarın önünde fotoğraf çekiliyordu. Ben eksik kalır mıyım?

_MG_9199

 

Duvarın önünde baya zaman geçirdik. Duvarda yazılanları okumaya çalıştık. Mesela duvara Türkçe olarak “DÜNYA HEPİMİZİN!” yazmışlar. Gerçekten hepimizin. Ayrıca duvara yönelik koymak istediğim birkaç fotoğraf daha var ama abartmak istemiyorum. Ama bir tane daha ekleyebilirim bence. Blogu sonunda foto bloguna çevirmiş kadar oldum. Gidecekler bilgi edinsin, gidemeyenler de şehri tanısın istedim. O zaman gelsin sıradaki fotoğraf.

_MG_9176

Tanımadığım insanlar duvarda fotoğraf çekilirken ben de aralarına atladım. Meğersem Prague yazıyorlarmış. A gibi olup fotoğraflarında ben de çıktım. Gayet eğlendik. Ama onu da ekleyip yazının devamını bölmek istemiyorum.

John Lennon Pub (Adres: Hroznová 495/6, Praha 1)

_MG_9227

Akşam yemeği için birkaç yer bakarken John Lennon Pub’ta karar kıldık. Başta popüler olduğu için fiyatları ortalama üstüdür diye tahmin ediyorduk. Ancak tahmin ettiğimiz gibi olmadı. Bizce fiyat olarak öğrenci işiydi ve kalite olarak oldukça iyiydi.

Bu bölgeleri gezdikten sonra akşam yemeği yemek için ideal bir mekan. Menü içinde çeşitliliği de fazla olunca tredişınıl bir şey denemeden bile karnınızı doyurabilirsiniz.

Charles Köprüsü’nden karşıya geçip kartpostallarımızı almak için hediyelik eşyaları gezdik. Uzunca bir günden sonra akşam kahvesi için de gündüz gözüme kestirdiğimiz “Costa Coffee”ye gittik. Mama Cafe kadar kendisini çok beğendik. Ama birinciliği tabii ki Mama Cafe’ye verdik. Costa Cafe’nin birçok yerde şubesi var. Şehrin birçok yerinde denk gelirsiniz. Ama o an aradığınızda bir türlü bulamazsınız. Bizim de başımıza geldi. Oradan biliyoruz.

Çok yürümüş, çok gezmiş ve çok yorulmuş olarak hostele gider gitmek uyuduk. Sabahın köründe Budapeşte’ye geçtik. Budapeşte’de 1 gece kalıp Prag’a gelmiştik. Prag reklam arasından sonra artık Budapeşte’ye dönebiliriz. Onu da yakın zamanda yazarım sanırım. (YAZAMADI)

Prag’tan aldıklarım arasından elimde kalanlar işte bunlar. Kartların birçoğunu sağa sola göndermiştim. Prag’ta hediyelik eşya dükkanı olarak çok fazla seçenek var ve Prag’taki hediyelik dükkanlarından birinde bizi şakşukaa şakşukaa şaka da şukaaa, çikita muz muz çikita muz ve bunun gibi bilimum şarkılarla karşıladılar. Türklere alışkınlar ve seviyorlar. Aldığınız her şeyin pazarlığını yapmayı unutmayın.

Herkesin mutlu gezileri olsun. 

1

 

Naber Prag?

Aferin Tuğba. 3 ay sonra otur Prag yazısını yaz. İçindeki yazma isteği nereye kaybolduysa hemen onu yakalayıp kulaklarını çek. Çünkü bu böyle olmuyor. Bundan sonra gezi bittikten sonra hemen oturup yazmaya başlayacaksın. Neyse notlarım hala benimle olduğu için notlar sayesinde taze bilgilerimle artık yazabilirim. 

Roma’ya ucuz bilet var Ayben, Venedik’e de biraz uyguna buldum. Baksak mı biletlere, tabii tabii bir akşam oturup bakalım. Tuğba Budapeşte’ye gidelim. Tamam biletlere bakalım. Ortalama bir bilet bulunur. Aaa ama oraya kadar gitmişken Prag’ı görmeyecek miyiz? Otobüsleri araştır, trenleri araştır ortalama bir fiyat yine bulunur. Sonra hepsi sırasıyla alınmaya başlar. Araştırmalar o hızla devam eder ve sonra gelsin tatil tarihi…

Türkiye’den Basel’e, Basel’den Strasbourg’a. Strasbourg’ta 1 gece uyu ve sabahın köründe tekrar Basel’e git oradan Budapeşte’ye orada da 1 gece uyu ve yine sabahın köründe hatta hava karanlıkken Prag’a hareket et!

Evet bence de müthiş bir yol takvimiydi. Ki beklediğim kadar yorucu olmadı. Benim için yorucu olan kısmı Türkiye’den dönerken çok çözecekmişim gibi Ales kitaplarını taşımak oldu. Tabii bir de mantılar. Ales kitapları hala duruyor. Bir de onları geri götürmesi var. Neyse bunu başka bir konuda irdeleriz.

Gelelim Prag’a canlar!

Ocak ayının sonlarına doğru yol boyunca Bratislava civarında kar gördüğümde Prag’ta kar olmaması için içimden tüm duaları ettim. Prag soğuktu ama öldürücü bir soğuk değildi ve kar yoktu. Bence yerinde bir soğuktu. Otobüsün bizi indirdiği yerden kalacağımız hostele doğru yol aldık. Yakınlarda bir yer olduğunu biliyorduk ama birazcık bakınmamız gerekti. Ayrıca demeden geçemeyeceğim ana caddeye çıkan yolda karşıdan karşıya geçmemiz gerekiyordu. Allah kahretsin öyle trafik lambasını. Yanmıyor katiyen yayalar için yeşil yanmıyor. Çok uzun süre bekledikten sonra yayalar için yeşil yandı ve bence sadece otuz saniyeydi. Biz daha karşıya geçme yolunu yarılamadan yayalara kırmızı yandı bile. Neyse ki o yoldan da kurtulup hostele geçtik._MG_9034

Hostel Lipa’da kaldık. Kalitesine göre fiyatı çok uygundu. Hostel görevlisinden gerekli bilgileri de alıp merkeze hareket etmeye hazırdık. Merkeze 10 dakikalık otobüs uzaklığındaydık. Bizim için sorun teşkil etmedi. İlk gün otobüs için bilet aldık tabii ki. Ama bilin bakalım sonra ne yaptık? Tabii ki hiç bilet almadık. Orta kapıdan biniyorduk, kimse bilet okutmuyordu ve hiçbir şekilde kontrol yoktu. Biz de bunun avantajını kullanarak ilk sefer dışında otobüse ve tramvaylara para vermedik.

İlk gün akşam üzeri Prag’ta olduğumuz için biraz şehir merkezini gezerek ve keşfederek geçirdik. Kartlarımızı ve hediyeliklerimizi nereden alabiliriz diye de dükkanlara göz attık. Ayrıca Prag’ta Old Town’da yürürken fark edeceğiniz ilk şey Astronomik Saat olacaktır. Özellikle altında birçok grubun toplanmış olması dikkatinizi çekecektir.

_MG_9250 En eski astronomik saat olması en büyük özelliği olmasına rağmen bana hikayesi daha ilgi çekici gelmişti. Bazı rivayetleri göre 15. yüzyılda Hanus tarafından yapılıyor ve tüm Dünya çok beğeniyor. Şehrin ileri gelenleri bu güzelliğin sadece Prag’ta olmasını istiyorlar ve bu yüzden Hanus’un bu saati başka bir yerde yapmasını istemiyorlar. Bunu garantiye alabilmek için de Hanus’un gözlerine mil çekiyorlar. Hanus’un bu durum çok zoruna gidiyor ve kendisini saate asarak intihar ediyor. Böylece saat bozuluyor. Saat yüzyıl sonra tamir ettirilebiliyor. Ancak daha sonra tekrar bozuluyor. Tekrar tamir ediliyor ama 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından yine darbeye uğruyor ve yine bozuluyor. Günümüzde ise çalışmaya devam ediyor.

Her saat başında 1 dakika boyunca animasyon bir gösteri oluyormuş. Ancak biz hiç saat başlarına yakın oralarda bulunamadığımız için animasyonu izleme fırsatı bulamadık. Olur da siz Prag’a giderseniz ve saat başlarına yakın oralarda olursanız mutlaka izlemeyi eksik etmeyin.

Old Town’da yürüyerek şehri tanıyorduk aynı zamanda da yemek yiyebileceğimiz hem güzel hem uygun hem de nezih bir yer arıyorduk. Evet, hem cam kenarı olsun hem de ucuz olsun.
Restaurace U Vesele Basy (Adres: Na Můstku 2)1

Nerede yemek yesek diye sağımıza solumuza bakındık ama bir türlü karar veremedik. Sonunda tabii ki yerlilerine sorarak birkaç yer tarifi aldık. Sonunda yer tariflerinden biri Restaurace U Vesele Basy’e götürdü. Benim gibi önyargılı ve pek geleneksel şeyler denemek istemeyen biri bile burada tredişınıl şeyler denedi. Elbette adını hatırlamıyorum ama genel olarak yemekleri lezzetliydi. Direkt damak tadıma uygun olmasa da güzeldi. Gidip gönül rahatlığıyla bir şeyler yiyebileceğiniz bir restaurant.

Yarım günü böyle bitirdik ama asıl gezi ikinci güne kaldı.

Prag II yazısına devam etmek için sizi buraya alalım tık tık.

Özet Geç

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=OBn5wOzHIbE?hl=en"><img src="https://i1.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>
Yazmayalı yine dağ başını duman almış. Ama temayı değiştirdim. Baya baya yıllar sonra ayy onu beğenmiyorum, bunun burası şöyle, şunun burası böyle derken temayı değiştirdim canlarım. Umarım siz de beğenirsiniz. Yani ben hala alışamadım. Ara sıra eski temaya geçecek gibi oluyorum sonra hemen kendime gelip şişşt aklını başına al diyorum. Alışkanlıklarımdan vazgeçmekte her zaman sorun yaşıyorum. Belli bir düzene alıştıktan sonra o düzenin değişmesi sinirlerimi bozuyor. Bu arada temanın istediğim gibi olma konusunda bana yardımcı olan Mert’e çok teşekkür ederim. Günlerce sürecek eziyetten beni 1 gecede kurtardı.

Hayır ben ne zaman bu kadar uzaklaştım blogtan hatırlamıyorum. Bakıyorum küçücük olanlar eşek sıpası olmuşlar. Nurçin’e denk geldim, küçücük kız liseye geçmiş sanırım sonunda. Girişimiyle şimdi birçok üniversitede konferansa katılıp projesini anlatıyor küçük arkadaşıyla. Mert’e bakıyorum üniversiteye başlamış. Hayır bu küçükler büyürken bizler aynı yaşta kalsak sorun değil. Biz de eşek kadar olduk yahu.

Kız kardeşim bu yıl üniversiteye başlayacak. Erkek kardeşim ergenlik döneminde, sesi oldukça garip bir hal aldı. Benim üniversiteden mezun olmamın üstünden ise neredeyse 1 yıl geçti. Zaman dediğin şey gerçekten çok çabuk geçiyor. Fransa”da 7 ayım bile bitti.

Neyse kendimi bu zaman kavramıyla sıkmak istemiyorum. Güzel olaylara gelelim. Mesela sonunda bahar geldi buralara. 2 hafta üst üste kapalı hava yağmurdan sonra sonunda güneş içimizi ısıtmaya başladı. Güneşin artık bizii terk etmemesini istiyorum. Etmezsin değil mi? Etme, yoksa küser giderim buralardan.

Giderim derken Mayıs’ın 8’inde İstanbul yolcusu kalmasın diyoruz tabii ki. Almanya’dan gideceğim ve sanırım Almanya’daki şehre ve havalimanına ulaşana kadar sekiz tren değiştireceğim. Evet evet yanlış duymadın sekiz tren. Bunu düşününce ayy içime karabasanlar basıyor. Bavullar ve sekiz tren. Şans dileyin belki blablacar’da uçak saatime yakın oralara giden olur.

Bir de onun dışında başka kafamı kurcalayan ciddi şeyler var. Ama o kısma şu aşamada hiç girmek istemiyorum. Belirsizlikler hiçbir zaman yakamı rahat bırakmayacak. O rahat bırakmıyorsa ben kaçmaya çalışırım diyeceğim ama ne yazık ki kaçabildiğim de yok. Kendi kendime stres yapıp kendi düşüncelerime hapsoluyorum. Oluyor böyle şeyler. Bazen öyle olur.  

Bu arada Prag, Budapeşte ve Marsilya yazısını Paris’e gitmeden hazırlayacağım. Üzerinden 1 yıl da geçse o yazıları hazırlayacağım. Kendime söz verdim. Ayrıca tedavimle ilgili de detaylara gireceğim. Toplanın kızlar bu eziyete son vereceğim diyeceğim. (DİYEMEDİ)

Artık bana küsüp mail bile atmaz oldunuz. Hiç hoş değil.

Sizi özlüyorum.

Au revoir! 

Bunun başlığı olmasın diyelim mi?

Duruyordu.

Kalbinden geçenlerin okunduğu hissine kapıldı birden. Böyle bir ihtimalin mümkün olmadığını bildiği halde bunun düşüncesi bile korkutmuştu. Korkularından sıyrılalı dünya saatiyle yıllar yılları kovalamıştı. Şimdi yeniden korkunun verdiği hissiyatı yaşamak ve hissetmek onu tuhaf bir şekilde mutlu etti.

Küçük bir çocukken ona güzel hikayeler anlatılmasını günler boyu beklerdi. Anlatılmayacağını anladığı vakit kendi hikayelerini yazdı ve ardından soğuk gecelerde içini ısıtmak için ya da bir başına köşe başını dönerken kendisine durmadan anlattı. Bir yerden sonra hangisinin hikaye, hangisini gerçek olduğunu yitirdi. Korkuyu ilk o an mı hissetti yoksa annesinin elini ne ara bıraktığını bile anımsayamadığını düşündüğü o çıkmaz sokakta mı emin olamadı. İkisi de aynı korkuydu onun için.

Yaşı biraz büyüdü ama ona göre aklı zaten büyüyeli ve hatta yaşlanalı çok olmuştu. Bu yüzden güvendiği aklı ona korkularından sıyrılması için gerekli zemini hazırlamıştı. Onun mu? Elbette birazdan ayağı kayıp tepetaklak olacağından haberi yoktu.

Zemin kaygan, yüreği yangın yeri ve buz eriyor şıp şıp sesleriyle…

Düştü.

Gözleri kayıp gitti derin suların içinde. Uzaklaşan ellerini gördü ve son kez tutmak için bütün gözleriyle diledi tanrıdan. Gözlerini açtığında ay yatağının kenarına düşüyordu. Böyle bir geceye ay yakışırdı zaten. Odaya şöyle bir göz attı. Kitaplar masanın üstünde, kalem bıraktığı yerde, okuduğu not orada, şarap şişeleri öbür kenarda ve kapı hala kapalıydı.

Kapı hala kapalı…

Kaybetmek belki de tamamen bir halüsinasyon halidir. Kaybolduğunda en son nerede olduğunu hatırlamaya çalıştığın gibi kaybettiğinde de en son nerede yitirdiysen oradan peşine düşersin. Düşersin de yakalayabilir misin? Yakalarsın da durdurabilir misin? Bunların cevaplarına da ihtiyaç duymazsın. Zaten cevabını bildiğin soruların sesli dile gelmesinden de pek memnun olmazsın. Sadece peşine düşersin.

Günler günleri kovalayıp artık insanların seslerine kulak tıkamaktan yorulduğu vakit sahneye çıkmaya karar verdi. Bütün duygularını o odaya saklamayı da unutmadı. Korkuları olmadan özgürdü. Özgür olduğu kadar da kendisine tutsak. Bunu o an biliyor muydu yoksa çok sonra mı bunun farkına vardı ya da kendisine bunu ne zaman sesli dile getirdi bilemiyorum.

Belki çok mutluydu, belki o odada dökmediği gözyaşlarının faizini gece gizlice gözyaşlarını yorganına silerek ödüyordu. Bir adam sevmiş belki birden fazla adam sevmiş ve belki de yeniden aşık olmuş olabilirdi. Ama şimdi orada işlek bir caddenin başında öylece duruyodu. O an aklı çoktan emekliye ayrılmış yüreği zaten iflas etmişti.

Şimdi nereye olduğunu bile bilmeden yürüyordu. Annesinin elini bırakıp kaybolmuştu.

Dudaklarından hiçbir kelime dökülmedi. Gözleri uzun uzun konuşuyor bir es bile vermemişti. İnsanlar yanlarından geçiyordu ama onlar zaman ve mekan kavramından çoktan soyutlanmışlardı. İkisi de o anı çerçeveletip ömürlerinin en tepesine asmak isteseler de zaman hoyrattı, zaman yel estiriyordu mazide.

Yürümeye başladığında kaç dakika geçmişti bilmiyordu. Belki de saatler geçmişti. Ağlıyordu ama gözünden yaş gelmediğinden emindi. İnsanın gözünden yaş gelmeden ağlaması mümkün müdür? Peki ya unutamadığın ama hatırlamak da istemediğin dolunay? Şimdi o odada olan tüm duygular harekete geçmiş havai fişekler atıyordu. Belki dudakları soramamıştı ama gözleri tek bir soruyu sormuştu.

Neden?

Kalbi hala sıcaktı çok fazla uzaklaşmış olamaz dedi ve kaybolduğu yeri hatırlamaya çalışarak geri döndü. Oradaydı, gözleriyle meydan okuyup arkasını dönüp yürüdüğü yerde şimdi gözleri tekrar ona bakıyordu.

Korkuyordu yeniden

sevdanın vuslata erememesinden. 

Kaybetmekten

ve 

kapının tekrar açılmasını

beklemekten. 

 

‘fransa 

‘şubat’ın sonu

Bu Kafa Hangi Kafa?

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=xAQujI-pu38?hl=en"><img src="https://i1.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

Her zaman insanın kendisini dinlemesi gerekir.

Fiziksel olarak çok sakin günler geçirsem de şu sıralar beynim çığlık atıyormuş. Ben de sanki bilinçli olarak kulaklarımı kapatmışım. Sonra nasıl olduysa yine feryat figan işittim. Bak hatta şu an kilisenin çanları çalıyor. Her yer sanki subliminal mesaj veriyor. Tamam aldım ben mesajı.

Bilirsiniz, yapmam gereken birkaç seçenek bir şey varsa ben de hiçbir şey yapmam, yapamam. Şu sıralar hayatıma yön çizmesi için yapmam gereken önemli şeyler var. Ama yine bilirsiniz ki hayatımızın hiçbir döneminde bitmez bu yapılması gerekenler. Yoksa mazallah yön veremezsiniz, hayat kontrolünüzden çıkar, ne yapacağınızı bilemez hale düşersiniz. İyi, daha iyi, çok daha iyi olmak için bu yapılması gereken önemli şeylerin yapılması gerekir.

İşte tam bu noktada yapılması gereken önemli şeylerin kıçına tekmeyi basıp bugün kendimi dinlemeye niyet ettim. Ofise gitmedim, uyandığım halde yataktan kalkmadım. Kalktıktan sonra da bir kahvaltı tabağı hazırlayıp odama gelip açtım bir filmi, geçtim karşısına. Kahvaltı tabağı dediysem buradaki sevdiğim kraker ekmeklerin üzerine peynir ve nutella sürüp onları tabağa dizdim. Bir de karışık  meyve çayıyla taçlandırıp güzel bir öğün sundum kendime.

Odamı topladım ve mumları yakıp attım kendimi yine yatağa. Şu son haftalarda Kindle’dan uzak kaldım. Tanpınar’ı suçlamak istemiyorum ama “Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden sonra boğuldum, nefes alamaz oldum. Hatta kendimi Tanpınar’a ihanet etmiş gibi hissettim. Bu yüzden de uzak durdum. Sonra geçenlerde bir arkadaşın gönderdiği kitapla geri dönmenin tam zamanı kızım Tuğba dedim. İnce bir kitap, yeni ve genç bir yazar ama insanın içine oturan cümleler var. Öyle baya okudum onu. Belki saatlerce…

Büyük mumlarından biri bitmek üzere, diğeri de bitmeye yüz tutmuş. Ortanca üç tane mum ise hala gücünü koruyor. 

Kış günlerim için vazgeçilmez bol tarçınlı sahlebimi elime aldım. Bugün hava hem kapalı, hem yağmurlu hem de nasıl desem insanın uzaklarını sızlatıyor. Sahlep böyle bir günde yanımda olmalıydı.

Yanımdasın değil mi?
Duymuyor sesimi.
O mu?
Hiç.

Kendini dinle sevgili okuyucum. Kimse dinlemesin, sen dinle.

Ve unutma, kendi haline bırakılan hiçbir şey düzelmez. Odanı kendi haline bıraktığında ne hale geldiğini görüyorsun. Kendini de kendi haline bırakırsan sonucunu biliyorsun.