bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

Temmuz 2012 Arşiv

Kütahya Kent Tarihi Müzesi

Germiyan sokakta gezinirken diğer sokağa geçtiğimizde birden bir kapı açıldı ve beklenmedik bir ilgi ile müzeye davet edildik. Kütahya tarihi müzesi olduğunu öğrenince hemen girelim dedik. İlk başta en üst kattan gezmemizi isteyen Feride Hanım’ın dediklerine uyduk ve tarihin sayfalarını koklayacağımızdan habersiz konağın 3. katına çıktık.

Kata çıkar çıkmaz Kütahya’nın sosyal hayatı karşıma geldi. Kadınların ve adamların eski dönemden beri ne giydiklerinden, Kütahya’nın yemeklerine kadar oldukça çok hoş şeyler hazırlanmış. Hele bir de mankenler vardı ki sormayın. Gelin odası, baş odası, kına odası gibi geçmişin örnekleri canlı kanlı karşınızda duruyor gibi hissediyorsunuz.

Hepsini zevkle izledikten sonra alt kata iniyorsunuz ve Kütahya’daki meslekler karşınıza geliyor. Her odaya heyecanla girmek istiyorsunuz. En güzeli de bazı müzelerdeki gibi fotoğraf çekme yasağı yok. İstediğiniz kadar fotoğraf çekebilirsiniz.

Biz sanırım baya oyalandık üst katlarda. Yani o kadar güzeldi ki oyalanmamak imkansız. En alt kata indiğimizde Feride Hanım ve Mustafa Bey yine bizi büyük bir ilgiyle bizi karşıladılar ve alt kısımları gezdirdiler. Öncelikle fotoğraf odasında eski fotoğraflara baktık. Ki bu odanın güzelliği her fotoğrafa dokunduğunuzda ters dönüyor ve yeni hali karşınıza geliyor.

Daha sonra Feride Hanım panolardan önümüze sırayla bilgileri çekti ve anlatmaya başladı. Öyle güzel anlatıyor ki onun tadını çıkartmak için not almak bile istemiyorsunuz. Sadece o güzel ve vurgulu anlatımın keyfini sürmek istiyorsunuz. Feride Hanım’ın sunumları sırasında kendisinin müzeyi nasıl benimsediğini ve anlattıklarını nasıl yüreğinden akıttığınızı anlamak hiç zor olmuyor. İlle de ben çok odunum anlamam yahu öyle şeylerden diyorsanız gözlerinin içine iyice bakın, her kelimede o parıltıyı hissedeceksiniz.

Mustafa Bey ile paslaşarak ve sorduğumuz sorulara hiç sıkılmadan yanıt vererek bizi kendilerine hayran bıraktılar. Mustafa Bey müzenin 3 aylık güvenliği olmasına rağmen tarihi kendisine çok yakın hissetmesinden dolayı rehber kadar bilgiliydi. Hatta birçok müze rehberinden oldukça çok daha iyiydi. Feride Hanım’a çok saygı duyduğu ve örnek aldığı her cümlesinden belliydi.

Bahçedeki çinilileri de gösterdikten sonra ayak üzeri sohbet ettikten sonra çay ikram ettiler ve müzenin önündeki banklara geçtik. İşte tam o sırada bankın yanında yaşayan ninemiz ile de öyle tanıştık. Feride Hanım nine keyif çayın diye seslenirken 75 yaşında olan; bir o kadar genç ama bir o kadar da yorgun bakan o çift göz ile tanıştık. Oğlunu kaybettiğini, arada sırada torunun geldiğini ve artık o sokak civarında yaşayan sadece kendisinin olduğunu anlattı. Kışları soğuk oluyormuş evi sobalı olduğu için kışları torununa gidiyormuş. Öyle yalnız ki buralar biri öldürmeye kalksa çığlıklarımı kimse duymaz dedi.

Eski Kütahya’yı anlattı; önceden hiçbir kötülük olmadığını hatta şu an bile çok fazla olmadığına değindi. Yaşanan kötü şeylerinde yerlilerin değil dışarıdan gelenlerin yaptığını söyledi. O sırada yalnızlığın üzerine komşuluktan bahsetti. Komşuluk her geçen gün anlamını yitiriyor ama bu gençler öyle sahip çıktılar ki aile gibi olduk dedi. Gerçekten de bir aile gibiydiler. Feride Hanım ise günde 8-9 saat orada olduklarını yeri geldiği zaman ailelerinden daha çok birbirlerini gördüklerini ve aslında gerçekten evleri gibi olduğunu söyledi.

İmrenilecek bir müze ortamı vardı. Müzenin en ufak bir noktasında toz görmemem bile beni çok mutlu etti.  O müzeye adım atmadan önce Kütahya’nın bu kadar büyük bir kültüre sahip olacağını beklemiyordum. Evet, her yerde geçmişin izleri vardı ama aslında bu izlerden bu kadar çok etkileneceğimi beklemiyordum.

Çaylarımızı içtikten sonra teknik bir servis geldi. Feride Hanım’ın gezdiremediği Mustafa Bey’in gezdirdiği yan konağa geçtik. Özellikle biz hatunlar için incik boncuk ne ararsanız el yapımı, çok değerli şeyler mevcuttu. Özellikle taşlar çok etkileyiciydi. Tabi her zamanki gibi benim gözümü akik aldı. Bu arada bu kısımdaki incik, boncuk, gümüşler, taşlar, manyetikler satın alınabiliyor. Hepsi de genç kızların elleriyle yapılıyor.

Aynı zamanda burada yüzyıldan eski olan ve hala çalışan bir piyano mevcuttu. Tuşlara basmanıza bile izin veriliyor. Kafanızı biraz içine sokarak da nasıl çalıştığını gözlemleyebiliyorsunuz. Bir de bu önceki zamanlarda açık hava gösterimi yapılırken bu beyaz perdede hani, işte onun neyi vardı ya bak adını unuttum. Neyse ki fotoğraflar neyi demek istediğimi size çok net açıklayacaktır.

Bir de burada Kütahya arşivi olan bir oda mevcut. Kütahya’ya dair ne ararsanız hepsi o odada var. Gazeteler, dergiler, kitaplar, yazılanlar, çizilenler… Tam sayısını hatırlayamamakla beraber Kütahya’nın geçmiş tarihlerinden oluşan albümler mevcuttu. Tek tek açarak hepsini inceleyebiliyorsunuz.

Ahh demeyi unuttum bir de bu müzenin çok güzel bir düşüncelerinizi ifade edebilmek için bir alanı var. Küçük kağıtlara ziyarete gelen insanlar müzeden çıkarken düşüncelerini yazıp oraya yapıştırıyor. Biz de elbette düşüncelerimizi yazıp yapıştırdık. 2 yıllık bir müze olmasına rağmen çok fazla ziyaretçiye de sahip. Eğer olur da yolunuz Kütahya’ya düşerse kesinlikle ilk önce gezmeniz gereken müzelerden biri. Hatta sırf görmek amacıyla özel olarak bile yolunuz düşmüyorsa bile düşürülebilir.

Bizim göremediğimiz ve gezemediğimiz o kadar çok yer kaldı ki hepsi artık bir gün yolumuz düşse de hepsini gezsek diye düşündük. Hele ki Aizanoi Antik Kenti göremediğimiz için çok üzgünüm.

Özellikle Feride Hanım’a daha sonra Mustafa Bey’e ilgileri için çok teşekkür ederiz.

 

Fotoğraflar:

İlk Durağımız Kütahya; Merhaba.

İstanbul’dan hareket ettikten sonra uyumaya çalıştım bir süre. Bilgisayarda takıl onu karıştır, bunu kurcala derken bir ara gözlerimi kapatmışım. Sonra böyle gözlerim buğulu şekilde camdan bakarken, burası ne kadar da tanıdık gibi diye içimden geçirirken yahu aynısı İzmit’te de var eheh derken birden burası İzmit diyerek kendime geldim. Meğersem ne kadar çok özlemişim orayı. Cama yapıştım İzmit’e bakıyorum. Halkevinde inip Zanzi’ye geçmeyi düşünmedim de değil. İzmit’e ne çok anlam yüklemişim.

Uyumak ve uyanmak arasında tüm geceyi geçirdim ve hatta otobüste kıpır kıpır olan bir bendim diyebilirim. Sonra birden gözlerimi açtım porselenleri gördüm. Hala neden dediğimi bilmiyorum ama uyandırırken; panik yapma Kütahya’dayız dedim. Sonrasında çok güldük. Sabah 6 ve biz Kütahya’dayız. Servisle merkeze geçtik ve herhangi bir yerde indik. Biraz şaşkın bakışlarla nereye gitsek ki diye düşündük. Etrafta kimseler yok tabi.

Sonra tabelaları gördük, şu tarafa gidelim dedik. O sırada da kaleyi gördüm. Aha dedim kale ilk hedefimiz olsun. Ayy demez olaydım. Sabahın 6’sı ne kalesi yahu derler insana ama demediler işte. O sırada simitçiye usulca yaklaştık ve iki sorumuz var dedik. Öncelikle kaleye nasıl çıkabiliriz ve ikincisi gözleme nerede bulabiliriz diye sorduk. Simitçi gülümseyerek önce karnınızı doyurun dedi. Gözlemeciler 12’den önce açılmaz ama mercimekli börek kesinlikle yemelisiniz dedi. Mercimekli börek mi? Hı ho ben istemiyorum derken almış bulunduk. Hatta karşıdaki kahveyi göstererek çayınızı da içebilirsiniz dedi. Kahve dedi lalala diyerek sevinçle kahveye doğru yol aldık. Hoş kahveden daha çok modernize edilmiş çay ocağı gibiydi. Ağaçların altında küçük hatta çok minik masalar ve tabureler, gazetesini okuyan bir adam ve çaycı vardı. Dışarıya oturduk ve çok güzel demlenmiş çayımızla umduğumdan çok daha güzel olan lezzetli mercimekli böreğimizi yedik.

E dedik kalkalım yürüyelim ve burnuma gelen güzel bir kokuyla kafamı çevirir çevirmez fırından bir ded ve ondan daha genç biri çıktı. Ayaküstü sohbet ettik. Nereden geldiğimizi sordu, ne okuduğumuza kadar  konuştuk. Hatta çayımızı için dediler ama daha az önce içtiğimiz için buruk bir şekilde teklifi geri çevirdik. Evet, buruk bir şekilde diyorum çünkü o kadar şeker insanlardı ki dönüşte gelelim içelim dedik. Bize yolu tarif ettiler ve biz de düştük yollara.

Tırmanıyoruz.

Şaka değil gerçek. Yazlık sandaletlerimle patikaya tırmanıyoruz. Tırmandıkça bitmiyor, yürüdükçe ulaşamıyoruz sanki. Arkamızı dönüp şöyle bir Kütahya’ya bakıyoruz; sanki birçok köyün bir araya gelmesiyle oluşmuş, kasaba; kasabaların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir şehir görüntüsü var. Huzurlu kokuyor, hoşuma gitti. Ninenin de dediği gibi emekli şehri kesinlikle. Nine kim derseniz onu bir sonraki yazımda uzun uzun anlatacağım.

Kaleye gelmişken neredeyse pes edeceğim. Çantalar ağır, hava ısındı ve tırman tırman hala zirvede değiliz. Sonra birden geldik ve etrafta dönmeye başladık. Selçuklu’dan kalma tek eser olan camiinin etrafında dönünce kalede hayat olduğunu anladık. Kuru bir kale beklerken gayet canlı bir yer görmeyi beklemiyordum. İlk adımımızla çeşmenin üzerinde burada bulaşık yıkamayın yazısını görünce işte Türk dedim, demek ki buralarda bir piknik  alanı var. Önden yukarıya doğru çıkarken, insan geliyor, aaa çay bahçesi varmış yahu diye bağrındım.

Suyu bitmiş ve susuzluktan ölmek üzere olan bir insan olarak sevinçten şarkı söylemeye başlayabilirdim. Elbette başladım, başlamadım da değil. Hatta bir arabayla gelen birkaç kişi vardı, ileride de iki amca oturuyordu. Amcalardan biri kalenin bekçisiymiş. Üst tarafa döner restaurantın olduğu yere götürdü. Ama ne yazık ki 12’de açılıyormuş. Özelliği ise 1 saatte 360 derece dönüyor. Siz gözlemenizi afiyetle midenize indirirken o sürede dönüyorsunuz ve Kütahya’yı en tepeden her açıdan görüyorsunuz.

Kaleyi gezdikten sonra alt tarafa indik ve nasıl ineceğimizi sorarken Halil amcayla Kütahya’nın geçmişine bir pencere açtık. Bize kalenin eteklerinden şehri gösterirken hikayeleri ve eski dönemleri anlattı. 20 yıl öncesi bile yoktu işte şuralar diye hiç enerjisini bitirmeden anlattı. Hatta anlatmaktan keyif aldığı, Kütahya ile gurur duyduğu çok belliydi.

Tüm hikayeleri dinledikten sonra özellikle kalenin tarihini öğrendikten sonra yola çıkmaya hazırlandık. Hedef Tarihi Kütahya Evleri olarak belirlendi. Halil amcanın çılgın köpeği bize eşlik etti. Yol boyunca köpek ile atıştık durduk. Hadi bizi geçirdiğin yeter desek de içi sinmedi; teee en aşağılara kadar bizimle aynı adım atarak, ilerlediğinde bekleyerek, geri kaldığında koşarak bizimle aynı gitmeyi başardı. Ahh Rozi sen ne tatlı bir köpeksin.

Halil amcanın tarif ettiği İshakçılara geldiğimizde otobüse soracakken yoldan geçen başka araca sormak durumunda kalınca ilk otostopumuzu da çekmiş bulunduk. 10 dakika ya gittik ya gitmedik tam emin değilim, ama o arada bile çok hoş sohbetler ettik. Hatta arabadan inerken araçtaki hazırlanmış çantayı fark ettiğimi görünce; arabayı kullanan, işte benim de çantam böyle güzel bir maceraya hazır ama eşlik edeni yok henüz dedi. Daha sonra da girişi tarif etti. Tam o sırada konuşurken otogar muhabbetlerine girince yan tarafta olan amca otogara gitmeye çalışıyorsanız o tarafa gidiyorum, sizi bırakabilirim gençler dedi. Şaşırdık, böyle bir şey beklemiyorduk Kütahya’dan. Teşekkür ettik Germiyan sokağına ulaşmaya çalıştığımızı söyledik. Tee buradan dümdüz gideceksin dedi. Germiyan sokağında Tarihi Kütahya Evleri ile de öyle tanıştık.

İnsanlar sıcak kanlıydı, sorduğumuz her bir soruya yanıt aldığımız gibi daha sormadan bile aklımızdaki soruların yanıtlarını alır olduk. O sırada Sibel’i uyandırdım, kalk kız biz geldik dedim. Biz gezene kadar ona hazırlanma süresi tanıdım.

Sokağa tam anlamıyla bayıldım. O nasıl bir güzelliktir, ne hoş bir yürüyüştür öyle. Hele o evler ne kadar güzel. Geçmişin izlerini sırtında taşırken yorulan konakların daha fazla sevilmeye ihtiyacı var. Sokakta evleri incelerken bir konağın önünde bulduk. Kapalıydı, hayal kırıklığı yaşarken; az önce geçtiğimiz diğer ayrımdaki sokakla devam etmemiz gerektiğini hissettim. Ve diyorum ki iyiki hissetmişim. Kütahya’yı bana tanıtan o sokağı ve o üç insanı unutmayacağım. Nine de bunlardan biri. Diğer yazıyı sadece o üç insana ve o müzeye ayırmak istiyorum.

Bu arada Manisa teknik sebeplerden dolayı iptal ve Eskişehir’e geçiyoruz 5 arabasıyla.

***

Yukarıdaki fotoğraf: “Burada bulaşık yıkamayın.” hatırası.

ve ondan sonraki de Germiyan sokakta, zile basıp kaçalım çocukluğu.

 

 

Bakkala Kadar Gittim, Döneceğim.

Bir şey unuttum mu hala blimiyorum. Sanırım ihtiyacım olana kadar da ne unuttuğumu bilemeyeceğim. Bu arada yoldayız. Gerçekten yoldayız yani. Son ana kadar türlü aksiliklerle 1 arabasındayız.

Bir ara yola çıkamayacağımızı düşündüm, yarına kalabilirdi. Elbette dünyanın sonu olmayabilirdi ama benim canımın sıkılması için yeterliydi. Çorlu’dan 23:15’te hareket edecekken 23:38’de hareket ettik. Oldukça gergin dakikalar geçirdim. Zaten orada böyle sakince otobüsü beklemek beni çıldırttı. Babam varken de böyle olay çıkartmak istemiyorum. Ama sonunda babam yetişemeyeceksin diyerek ortalığı ayağa kaldırmayı başardı. İşte o an kimin babası ya dedim ve gelen otobüs bekleme yapmadan hemen hareket ettirildi.

Otobüse yanlış firmanın yolcusu da bindiği için sorunlar ve beklemeler daha da bir arttı. En ön koltukta yola ve tepedeki saate gözlerimi diktim, dudaklarımı kemiriyorum. Yetişememe ihtimaline göre tüm olanakları değerlendirmeye çalışırken en iyi seçenekle yarın sabah arabasına kalıyoruz dedim. Sonra hızlandık ve 10 dakika kala geldik ama bu sefer de alt tarafta indirdi, yukarıya da tam 01:00’da servis varmış. Help çığlıkları attım sanırım telefonda, yanımdaki görevli gelin sizi götüreyim dedi ve sağolsun çok hızlı bir şekilde beni yetiştirdi. Evet, bildiğin yetiştim yahu.

Bilgisayarım servisten hala gelmediği için Okan’ın bilgisayarındayım. Bu bilgisayarda çok dilekçe yazdığım için klavyeye pek yabancı değilim eheh. Hatta mozillayı da kaptım, benimdir. Tüm her şeyleri yerleştirdim. Bir ara bilgisayara dantel örteceğim diye korktum. Bilinçaltımda böyle şeyler mi var yahu diye korkmadım da değil.

Kütahya’da @dogalselection için çeyizlik porselen bakacağım ahah.

Bu arada twitterdan iyi dileklerde bulunan herkese çok teşekkür ederim.

Böyle garip bir şekilde onların varlığı iyi geliyor. Çok mutlu oldum.

@duzensizfiil’e de en gergin anlarımda fikirler vererek beni sakinleştirdiği için ayrıca teşekkür ederim.

Tek tek teşekkür etmek istiyorum ama ışıkları kapattılar yaa. Belki uyumayacağım ben. Ühüh.

Sabah iner inmez Sibel’i arayacağım kalksın; nerede en iyi gözlemeci var söylesin, gözleme yiyeceğim ben. Bizim bakkalda gözleme kalmamış Kütahya’da var dedi, aslında bu yüzden yollardayız.

***

Gitmenin neresinden bakarsanız bakın, çok hüzünlü. Kalmaktan bile daha hüzünlü olduğunu düşünüyorum çoğu zaman. İstersen 1 saatliğine git, istersen 1 aylığına… Bir yanın buruk kalıyor, ardında bir şeyler bırakırken. Hiçbir şeyin ardında çok şey saklı oluyor.

Gitmeli bazen insan, kendinden.

Gezi Rotamız

Yarın gece büyük ihtimal 1 arabasıyla Kütahya’ya doğru yola çıkmış olacağız. Belki Sevil işlerini ayarlayabilirse yarından o da bizimle gelebilir. Onun dışında bugün birkaç karışıklık oldu, son anda tersliği sezerek hemen olayı çözüme kavuşturdum.

Okan az önce t-shirtleri attı. Ters baskı olmuş; önü arkasına, arkası önüne olmuş. Yine de fena değildi, sevdim. Kırmızı ve siyah yazı olmuş. Birkaç günde iyi yetiştirdi.

Çantamı hazırlamaya başladım bugün. Ütülemekten eskittiğim t-shirtlerime “merhaba” diyorum. Yanıma alacakları unutmayayım diye not alayım diyorum aman nasılsa aklıma yazdım boşver diyerek erteliyorum. İşte bu yüzden önemli birkaç şeyi unutmayı başaracağım. Bu da bir marifet tabi.

Eğer yollarda sorun yoksa 6-7 gibi Kütahya’da olurmuşuz. Sibel var, liseden arkadaşım. Kütahya’daymış, bilmiyordum. Facebookta paylaşınca yazdı, bilgilendirdi azıcık. Gelir gelmez beni uyandır dedi. Saat 5’te aramaya başlarsam 7 gibi anca uyandırabilirim heralde.

Bir de gözleme meşhurmuş, gözleme yiyeceğiz eheh.

 

Sahi rota diyordum; nerede kaç saat kalacağımız belli olmamakla beraber rotamız budur.

 


İstanbul – Kütahya – Manisa – Eskişehir – Ankara – Afyon – Uşak – Sivasli – Banaz – Burdur – Antalya – Çivril – Denizli – Nazilli – Aydın – İzmir – Didim – Kuşadası – Söke – Selçuk – İzmir – Aliağa – Dikili – Bergama – Sarımsaklı – Ayvalık – Burhaniye – Edremit – Altınoluk – Akçay – Bursa – Altınova – İstanbul.

Geziye Adım Adım

Geziye birkaç gün kaldı ve sanki bir yerlerde bir şeyleri eksik yaptık düşüncesi beynimden bir türlü gitmiyor. Neyi atladık, nereyi eksik bıraktık bir türlü bulamıyorum. İçimdeki bu his gitmediği sürece beynimi yemeye devam edeceğim gibi görünüyor. Tuhaf bir şekilde içimde böyle büyük bir coşku da yok. Sanırım devamlı bir şekilde ertelediğimiz için olsa gerek.

Bu sefer ben bu kadar sakinken, Okan pek heyecanlı görünüyor. Bütlerinin arasında koşturup duruyor. T-shirt işini ya halletti ya da halletmek üzere. Hala tasarımını bile görmemişken iyi bir şeyler ortaya çıkacağından eminim. Yanılmıyorsam rengi de kırmızı oldu. Okan defalarca kez arayıp şurada bunu buldum bu renk bencec kaliteliye de benziyor dedikten sonra tekrar arayıp netten baksana ya belki daha iyi var dedi durdu. Sonra tekrar arayıp bu sefer bunu buldum dedi.

En son hangisinde karar kıldığımızı hatırlamıyorum bile. Hepsini geçtim bir de Okan’ın sanatıma dokunması var ki sormayın. 1 tanesini xl istedim. Ben xl giyiyorum, olmaz kesme. Tüm hepsi bittikten sonra söz sana kesip biçmen için vereceğim, bak olmaz yollarda dese de sonunda benim dilimden kurtulamayacağını anlayınca pes etti ve tamam ya tamam dedi. Hatta bir ara ikna etmek için güneş ışınlarından bile bahsederken buldum kendimi. Ne alaka diye sormayın, ben de bilmiyorum.

Bu aralar annem keşke o kadar yere izin vermeseydim, izin vermesem gider miydin ki diye sorup tabi giderdin diye kendisi cevaplıyor. Babam denize girerseniz bir yerlerde çok açılmayın diye uyarılarda bulunurken annem deniz mi ayy ayy sakın kıyıdan ayrılmayın diye panik krizlerini yaşıyor. Ben de sadece izliyorum.

Bu arada laptobum gelmedi, uzun bir süre de gelmeyecek gibi. Ümidi kesip Yağmur’a rüşvet verip geldiği zaman babam görmeden teslim almasını isteyeceğim. Babam servisten geldiğini görürse çıldırabilir gibime geliyor. Ya da yola çıktıktan sonra arayıp baba laptop serviste, fatura ellerinden öper; gelince görüşürüz diyip telefonu günlerce kapatayım. Ama ilk seçenek daha sakin ve daha mantıklı. Yağmur’u zayıf noktalarından vurabilirim.

Son 2 gün eksiklikleri giderip gideceğimiz yerlerle ilgili ufak bilgiler elde edip onları not alarak tamamlamak istiyorum. Nitekim ben ve Okan devamlı kaybolan insanlarız. Yani evet önceden Okan kaybolmuyordu ama bu son sene benimle olduğu her vakit yolları kaçırmaya başlamıştı. İzmit’in içinde bile yolları kaçırarak defalarca gideceğimiz yere geç kalmayı başarabiliyorduk. Sevil’in de dengesini bozup onun da kaybolma potansiyeli içine girmesini istemiyorum. Mümkün mertebe onlar önden yürüsün, ben onları takip ederim. Eğer bana bırakırlarsa off var ya günlerce kendimizi bulmakla uğraşırız.

Sahi bir de Sevil’in 8’inden sonra geleceği durum var. Sanırım biz bir de onu ayarlamakla uğraşacağız. Sevil’i büyük ihtimal bir şehirde bekleriz. 4 gün de çok fazla ilerlemiş olamayız zaten. O da koşarak bize yetişir. Ankara’da bekleyelim bence, Sevil gelince bi Ankara düğününe gider, tadını çıkartırız.

Düğün demişken, beni bu düğünler mahvetti.