bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

‘Kırmızı Masal’ Kategori Arşivi

Bunun başlığı olmasın diyelim mi?

Duruyordu.

Kalbinden geçenlerin okunduğu hissine kapıldı birden. Böyle bir ihtimalin mümkün olmadığını bildiği halde bunun düşüncesi bile korkutmuştu. Korkularından sıyrılalı dünya saatiyle yıllar yılları kovalamıştı. Şimdi yeniden korkunun verdiği hissiyatı yaşamak ve hissetmek onu tuhaf bir şekilde mutlu etti.

Küçük bir çocukken ona güzel hikayeler anlatılmasını günler boyu beklerdi. Anlatılmayacağını anladığı vakit kendi hikayelerini yazdı ve ardından soğuk gecelerde içini ısıtmak için ya da bir başına köşe başını dönerken kendisine durmadan anlattı. Bir yerden sonra hangisinin hikaye, hangisini gerçek olduğunu yitirdi. Korkuyu ilk o an mı hissetti yoksa annesinin elini ne ara bıraktığını bile anımsayamadığını düşündüğü o çıkmaz sokakta mı emin olamadı. İkisi de aynı korkuydu onun için.

Yaşı biraz büyüdü ama ona göre aklı zaten büyüyeli ve hatta yaşlanalı çok olmuştu. Bu yüzden güvendiği aklı ona korkularından sıyrılması için gerekli zemini hazırlamıştı. Onun mu? Elbette birazdan ayağı kayıp tepetaklak olacağından haberi yoktu.

Zemin kaygan, yüreği yangın yeri ve buz eriyor şıp şıp sesleriyle…

Düştü.

Gözleri kayıp gitti derin suların içinde. Uzaklaşan ellerini gördü ve son kez tutmak için bütün gözleriyle diledi tanrıdan. Gözlerini açtığında ay yatağının kenarına düşüyordu. Böyle bir geceye ay yakışırdı zaten. Odaya şöyle bir göz attı. Kitaplar masanın üstünde, kalem bıraktığı yerde, okuduğu not orada, şarap şişeleri öbür kenarda ve kapı hala kapalıydı.

Kapı hala kapalı…

Kaybetmek belki de tamamen bir halüsinasyon halidir. Kaybolduğunda en son nerede olduğunu hatırlamaya çalıştığın gibi kaybettiğinde de en son nerede yitirdiysen oradan peşine düşersin. Düşersin de yakalayabilir misin? Yakalarsın da durdurabilir misin? Bunların cevaplarına da ihtiyaç duymazsın. Zaten cevabını bildiğin soruların sesli dile gelmesinden de pek memnun olmazsın. Sadece peşine düşersin.

Günler günleri kovalayıp artık insanların seslerine kulak tıkamaktan yorulduğu vakit sahneye çıkmaya karar verdi. Bütün duygularını o odaya saklamayı da unutmadı. Korkuları olmadan özgürdü. Özgür olduğu kadar da kendisine tutsak. Bunu o an biliyor muydu yoksa çok sonra mı bunun farkına vardı ya da kendisine bunu ne zaman sesli dile getirdi bilemiyorum.

Belki çok mutluydu, belki o odada dökmediği gözyaşlarının faizini gece gizlice gözyaşlarını yorganına silerek ödüyordu. Bir adam sevmiş belki birden fazla adam sevmiş ve belki de yeniden aşık olmuş olabilirdi. Ama şimdi orada işlek bir caddenin başında öylece duruyodu. O an aklı çoktan emekliye ayrılmış yüreği zaten iflas etmişti.

Şimdi nereye olduğunu bile bilmeden yürüyordu. Annesinin elini bırakıp kaybolmuştu.

Dudaklarından hiçbir kelime dökülmedi. Gözleri uzun uzun konuşuyor bir es bile vermemişti. İnsanlar yanlarından geçiyordu ama onlar zaman ve mekan kavramından çoktan soyutlanmışlardı. İkisi de o anı çerçeveletip ömürlerinin en tepesine asmak isteseler de zaman hoyrattı, zaman yel estiriyordu mazide.

Yürümeye başladığında kaç dakika geçmişti bilmiyordu. Belki de saatler geçmişti. Ağlıyordu ama gözünden yaş gelmediğinden emindi. İnsanın gözünden yaş gelmeden ağlaması mümkün müdür? Peki ya unutamadığın ama hatırlamak da istemediğin dolunay? Şimdi o odada olan tüm duygular harekete geçmiş havai fişekler atıyordu. Belki dudakları soramamıştı ama gözleri tek bir soruyu sormuştu.

Neden?

Kalbi hala sıcaktı çok fazla uzaklaşmış olamaz dedi ve kaybolduğu yeri hatırlamaya çalışarak geri döndü. Oradaydı, gözleriyle meydan okuyup arkasını dönüp yürüdüğü yerde şimdi gözleri tekrar ona bakıyordu.

Korkuyordu yeniden

sevdanın vuslata erememesinden. 

Kaybetmekten

ve 

kapının tekrar açılmasını

beklemekten. 

 

‘fransa 

‘şubat’ın sonu

Özlemek Aslında Biraz Da Dokunamamak…

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=CxbbdobrVro?hl=en"><img src="https://i1.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>
.
Aslında çok zormuş.

Hiç de öyle sanıldığı gibi kolay değilmiş. 

Geldiğimden beri devamlı telefonda görüşüyorduk ama skype yapmak bir türlü kısmet olmamıştı. Tartışmalar, kavgalar gürültüler alışma sürecinde eksik kalmıyor ki bir türlü. Bugün artık skype da oldu. İyi mi oldu kötü mü oldu hiçbir zaman bundan emin olamayacağım. Emin olduğum tek bir şey var; içimde ne kadar çok biriktirdiğim ve gizlediğim şeyler varsa gün yüzüne çıktı.

Görüntülü konuşma yaparken önceliğim kendime bakayım, nasıl çıkıyorum, ayy saçım nasıl, şurası böyle mi diye defalarca karşımdakine bakmak yerine kendime bakardım. Hatta hepimiz bunu yapıyoruz. Ama bu sefer öyle olmadı. Gözlerimi kırpmadan saatlerce ekrana baktım. Gamzesini, gözlerini kırpışını, gülümseyişini… Hiçbir mimiğini kaçırmak istemedim ve o anları dondurmak istedim.

Ağladım ve sanırım ağlamaya devam ediyorum. 

Çok özledim. Gülümserken eğilip saçlarını karıştırmayı çok istedim. Tüm huysuzluklarına ve tüm huysuzluklarıma rağmen özlem bizi başka bir noktaya getirdi. Bilmiyorum belki Türkiye’de olsam, belki yanında olsam bu kadar yoğun duygular içinde olmazdım. Ama araya mesafeler girince o küçücük bir mimiği bile öyle değerli hale geliyor ki çıldıracak gibi oluyorum.

Ben konuşmadım, o konuşsun istedim. O anlatsın ben de öylece izleyeyim. Çok büyük sorunları vardı. Mutfağı savaş alanına çevirmişti. Ev ise bıraktığım ev değildi. Her yer darmadağın olmuş ve canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. İşte o an sarılıp uyumalıyız dedim içimden. O ise anlatıyordu, komşulardan bahsediyordu. Emin değilim o arada bir şeyler daha anlattı ama ben de sadece onu izliyordum. Sigarayı tutuşunu, üfleyişini ve o ciddiyetini…

Kaç sigara yaktı bilmiyorum. Zaten ben gittiğimden beri salonda sigara içer olmuş. Balkona çıkmaya üşenirken azalttığı sigara iki katına çıkmış. Ama o kadar tatlıydı ki onu bile diyecek fırsat bulamadım. Kameranın ilk açıldığında birbirimizi gördüğümüzde o heyecanı düşündüm. Neredeyse bir sigara da benim için iç diyecek noktada olduğumu fark ettim. Bir yandan gözlerimi siliyorum, bir yandan konuşuyorum.

İnsan tuhaf oluyor, her şey böyle eksik gibi. 

Yeni bir şey denediğim zaman aklıma geliyor. Yeni bir şeyler denemediğim için hep kızardı. Şimdi bu halimi görse çok mutlu olurdu diye düşünüyorum. Beğendiğim ne varsa da onun görmesini, tatmasını, duymasını istiyorum. Hiçbir şeyden istediğim o zevki tam alamıyorum. Onun ise tek sıkıntısı şu oluyor. “Yeni bir şeylerin içerisinde ya ben eskiyip gidersem…” Dile getirmedi ama anlıyorum. Bu yüzden daha çok elini tutmak istiyorum ama olmuyor. Teknoloji henüz buna izin vermiyor. Bilse ki ben hep yarım kalıyorum, belki o kadar endişe etmez.

Mesafeler belki de bize iyi gelmiştir diye düşünüyorum ama sonra mesafelerin Allah belasını versin, hani tüm kıtalar birbirine yakındı. Hani sınırsız tek Dünya projeleri diye küfür ediyorum.

Onu çok özledim, sevgili okuyucu.

Bunu dediğime şaşırıyorum ama o kavgalı gürültülü günlerimiz meğersem ne güzelmiş.

Benim düzenli olarak eşya toplama ritüelim, kapıları çarpıp çıkmalarım, şunun kadar değerim yok diye yakarışlarım, sonra onun sakinleştirmesi, affedişlerim, onun affetmeleri ve sonunda sarılıp uyumalarımız…

Öyle güzel ve değerliymiş ki insan hepsinin kıymetini gerçekten elinden yitirince anlıyor.

Çok özledim. 

Kendimi şarkılara vurdum. 

Kırmızı Masal

kendimi bu şehre ait hissetmiyorum.
gideceğim şehre de. oradan başka bir şehre de gitsem.
kendimi kimseye ait hissetmiyorum. kendime de.
belki burası biraz ben gibi kokuyor. ya da siz gibi.

Kendime masallar anlatmayı çoktan bırakmıştım. Bırakma nedenim de kendi içinde çok hüzünlüdür. Oturursan ve bir kahve de bana yaparsan anlatmaya başlarım. Sütlü köpüklü olsun. Köpüksüz kahvelerin hiçbir çeşidini sevmem. Hazırsan başlayalım.

Vaktiyle çizdiğim karakterler alıp başını gitmişti. Ehh tabi ki bunun akabinde ben de neden kendimi çizmiyorum diye kendime sordum. Zaten içimden bir dürtü beni buna sormaya itip duruyordu. Sordum ve beklenilen cevabı aldım. Hâl böyle olunca oturdum kendimi çizdim. Her bir detayıyla ilgilendim. En güzel renklerle renklendirdim, en taze çiçekleri ekledim ve kendimi bildiğim en iyi masalın içerisine yerleştirdim.

Siz bakmayın en iyi masal dediğime. Her yanı kir pas içerisindeydi. Belki silinmesinin en büyük nedeni de buydu. Tertemiz duygular kokan karakterlere alışkındı masallar. Oysa ben kırmızı kaplı defterimden kokuşmuş beklentileri yükledim omuzlarına. Taze kokan çiçekler bile değiştirmedi havadaki sisi. Burasını en sonda söylemeliydim. Zaten en sonda söylenecek sözü hep en başta söylüyorum. Geçelim burayı.

Masalın karakteri ben olduğuma göre her şey de benim istediğim gibi olmalıydı. Her gün biraz ondan, biraz bundan ekleyip durdum. Yeri geldi çirkin kalpli adamlar ekledim, yeri geldi beni çok seven adamlar. Bazen de süpürgesi olmayan ama süpürgeli cadıyı aratmayan cadılar ekledim. Çok üzüldüğüm zamanlar da oldu. Üzüntümde sırtımı sıvazlayacak dostlar ekledim. Sonra bir bir onlar gitti. Yenilerini ekledim. Masala giren her adamdan ve her kadından kendime öğütler çıkardım. Masalın sonunda üç elmayı düşüremeyecek olmanın kırıklığı ile iyiler her zaman kazanır ya da kötülük edersen kötülük bulursun öğüdünü oluşturmaya çalıştım.

Ancak işler biraz farklı ilerledi. Karakteri ben çiziyor, en iyi masala yerleştiriyor ve hala o üç elmayı düşürebilmek için beklentilere düşüyorsam o elma ağacını kökten keserim dedim. Öyle de yaptım. Masalımın kahramanı bile olmayı beceremedim.

Ve sonra anladım ki;

Ben bu masala bile ait değilim.

Amelie

Sanırım bu geceyi ve yarın sabahı hiçbir şey tarif edemeyecek.
Aslında tarif etmeye çalışmıyorum.
Biraz burukluk, biraz da kırıklık var.
Hepsi bu.
Ben susayım. Siz anlayın.
Ya da anlamayın. Ben anlarım.

Yazıp yazıp sildiğim onlarca kelimeyi de bırakıyorum bir köşeye. Ben bu şarkıyı severim, çok severim. Ben Amelie’yi de severim. Bilirsiniz, ne kadar sevdiğimi. bazenoyleolur’u hep onun kırmızı kazaklı fotoğrafıyla sevmiştim. Hangi ara kaldırdım o fotoğrafı bilmiyorum. Peki ya hangi ara kalktı o kırmızı balonlu fotoğraf?

Bir şeyler tesadüf olmamalı.
Şehir aynı, oda aynı, yatak aynı, bulunduğum konum tam olarak aynı.
Peki ya ben?
Bambaşka.

Amelie izlerken uyuyakalmaya gidiyorum.

Keder

keder

 

Aklıma düşüyor.
Engel olamıyorum.
Zaten engel olabilseydim; hiçbir şey böyle olmazdı değil mi?
Ben de öyle düşünüyorum.
Hem insan defalarca kendisine yenilmemeli.
Bir yerden sonra savaşmaktan yorgun düşüyorum.
Zaten insan kendisiyle savaşırken her türlü yenilgiye uğruyor.
Bu yenilgide bir şeyler eksik.
Belki şarkıdaki duygu.
Belki de üstü kapatılan kederler.
Engel olamıyorum.
İçimde bir şeyler deliniyor.
Üflüyorlar ama anlamıyorlar.
Sadece konuşuyoruz.
Hissetsek böyle olmazdı değil mi bayım?
Haklısın.
Artık hiçbir şey hissetmez olduk.
Hissettiklerimizi de yerin yedi kat altına saklar olduk.
Ürkek bakışlarımızı kendimizden bile kaçırıyoruz.
Anlamıyoruz.
Olsun yeniden denemek güzel.

Bet-imleme


Her şeyi masanın üzerine yığdı. Kısa bir süre önce onu var eden şeylerin, bu ıvır zıvırlar olduğu üzerine tüm kutsal kitapların üzerine yemin edebilirdi. Şimdi o şeylerin onu nasıl yok ettiğini biliyordu ve buna inanamıyordu. Ne zaman bu noktaya gelmişlerdi farkında bile değildi. Şu an zaten bunun bir önemi yoktu. Şu an onun için önemli olan ilk adımı atıp o masadakileri yok etmekti. Bunu başarabilirdi.

Son kez vedalaşmak istedi hatıralarıyla.

Masaya yavaş yavaş yürüdü. Gözüne ilk çarpan yarısı yırtılmış olan defter kâğıdını eline aldı. “Ben çıkıyorum uykucu. Uyanınca salona geçmelisin.” yazıyordu. Evet, tam da bu masada uyandığı zaman onun için hazırlanmış kahvaltı vardı. Daha ilk parçada gözleri dolmaya başladı. Havanın yetersiz olduğunu hissedip elinde kâğıtla camı açmaya gitti. Hava yüzüne çarptıkça elinde kâğıdı boşluğa bırakmak istedi ama hepsini birden yok etmeliydi. Kararlıydı, vazgeçmeyecekti.

Koltukta duran bilgisayarından, Leman Sam ve Vedat Sakman’ın düetini açtı. Şarkı gibi bak “her neyse” diye sesli düşündü ve masaya tekrar yöneldi. Elindeki kâğıdı bırakıp kutuları karıştırmaya başladı. Sanki oradaki onların hatırası değilmiş gibi, bir yabancı gibi dokunuyordu hepsine. Her elini attığı şey başka bir ana götürüyordu. Tekrar bir kutu açtı ve bu sefer gözlerinden akan yaşlara engel olamadı. Kısa süreli bir ağlama nöbeti geçirdi.

Koltuğa uzandı ve birazdan kapının çalmasını umdu. Birazdan zil çalacak ve o koşarak kapıyı açacaktı. “Neredesin? Ağaç oldum yine.” diye söylenecekti. O da aceleyle yarım sürdüğü ruju göstererek dudak bükecekti. Bekledi. Uzun bir süre bacaklarını karnına çekerek cenin pozisyonunda bekledi. Tekrar ağlamaya başladı.

Gözlerini açtığında yeni bir güne başladığını anladı. Ne zaman uyuyakaldığını bile hatırlamıyordu. Başını tutarak kalktı ve mutfağa gidip kahve suyu koydu. Kahvesini içerken masaya yaklaşmadan duramadı. Onlar, onun her şeyiydi. Şimdi anlamsızlardı, aslında hiç olmamışlardı. İçi yandı. Kahveden mi yoksa hatırlardan mı emin olamadı.

Masada duran şalı boynuna doladı ve kokusunu içine ilk defa kokluyormuşcasına çekti. Üşüdüm o yüzden diyerek kendisini kandırdı. Ayaklarını sehbaya uzatarak eline bilgisayarı aldı . Öyle boş boş sayfalarda gezindi durdu. Kafasını dağıtmak asla onun hesaplarına bakmak istemiyordu. Acaba bilgisayarı da başkasına ödünç mü verseydi? Telefonunu bilerek arkadaşında unutmuştu. Bilgisayarını da unutabilirdi. Neden olmasın? Tam bu düşüncelere kapılıp gitmişken bir şey gördü, ekranın sağında. Tıklamak ve tıklamamak arasında ikilemde kaldı. Elbette kadın merakına ve kadın içgüdüsüne yenilip tıkladı.

Sonra birden apar topar yerinden fırlayıp masanın üzerinde ne var ne yoksa siyah poşete doldu. Boynundan şalı öyle sert çekti ki boynunu kızarttığını fark etmedi bile. Üzerini bile değiştirmeden ayağına terliklerini geçirerek kendisini apartmanın önüne attı. Kocaman siyah poşeti çöp kutusuna elleriyle attı.

Eve çıktı ve kendisini yatağına attı. Ağladı, yatağı yumrukladı, ağladı, yatak ile savaştı, ağladı… Yorgun düştü ve sakinleşti. Yaptığından çok pişman oldu. Koşarak merdivenlerden inip çöp poşetini almak istedi. Ama kahretsin ki çöp kutusu boşaltılmıştı. Çöp arabasını biraz ileride gördü. Koşarsa yetişebileceğini düşündü ve çöp arabasının peşinden koşmaya başladı..

İnsanların ona bakıp bakmadığı umrunda değildi. Ayağındaki terliğin fırlaması da umrunda değildi. Umrunda olan tek şey o lanet çöp arabasının durmasıydı. Ama durmadı. Fırlamış terliğinin eşini eline alarak eve döndü.

Bu kadardı.

Onu var eden her şey bir anda yok olmuştu.

O da yok oldu, onlarla birlikte.

Zaten hiç var olmamışlardı.

Masal Kahramanıydın!

O bıçağı tutuşunu, kestaneyi parmaklarının arasına alışını ve parmağını kesmeden kestaneyi muazzam bir biçimde çizmesini küçükken izlemiştim. Şimdi ben de kestaneleri babamdan gördüğüm gibi çizdim. Zaten birçok şeyi babamdan gördüğüm gibi yapıyordum. Bazen bunu alalen bazen de farkında olmadan yapıyordum. Bunları düşünürken sobanın içine biraz daha kömür attım. Söndükten sonra yakmak için tüm çıraları bir anda tüketiyorum. Bu yüzden közün sönmemesi için hep tetikte bekliyordum.

Kestaneleri sobanın üzerine irili ufaklı dizdim. Şöyle uzaktan bakınca ne kadar da güzel görünüyordu. Onlar pişene kadar koltuğa oturup masadaki kitabımı okumaya devam ettim. Çok zaman geçmeden sobanın üzerinden gelen kestane kokusu, kitaptan kafamı kaldırmamı sağladı. Ayağa kalktım ve kokuyu içime çektim. Yanmaması için üfleyerek kestaneleri ters çevirmeye başladım. Ara sıra elim yanıyor, hoplayıp zıplıyordum. Ara sıra da ters çevirirken kestaneleri yere düşürüyordum. Diğer taraflarının da pişmesi için kestaneleri sobanın üzerinde terk ederek kitabımın başına döndüm.

Kitabı elime alırken ayracı düşürdüm. Önce ayracı parmaklarımın arasında kavrayıp burnumun dibine getirerek inceledim. Kimbilir hangi kitapçıdan, hangi kitaptan sonra ve hangi düşünceden sonra bu haldeydi. Bazen onlara yazdığım küçük notları bir araya getirseydim küçük bir roman oluşturabilirdim. Onun yerine dikkatsizce oraya buraya savrulurken önemsemedim. Önceleri çok değerliydiler; kaybolmalarına göz yummayı bırak, kenarı çizilecek olsa üzülürdüm. Elimdeki ayraca şöyle bir baktım; hiçbir ayrıntısı ya da hiçbir özelliği yoktu. Sıradan kitapçıdan kitap aldıktan sonra poşetin içine atılan ayraçlardandı. Üzerinde ne bir not, ne de bir çizik vardı. Bu daha büyük bir hayal kırıklığı oldu.

Kitap ayracına neden bu kadar üzüldüğümü bilemediğim için kalktım mutfaktan çayı getirdim. Kestaneleri bir kenara toplayarak çaydanlık için yer açtım. Sobanın üzerinde fokurdayarak demlenmesi daha lezzetli oluyordu. Yine yıllar önce annemin babama inatla ince belli küçük bardaklardan al diye tutturduğu zaman; çay içmenin de bir kültürü olduğunu annemden öğrenmiştim.

Şöyle odaya bir göz atarak aynanın karşısına geçtim. Tepeden toplu olan saçlarım, omzuma döküldüğü zaman her şey hazırdı. Güvenle aynaya gülümseyerek odaya geçtim. Masayı kestane kokuları eşliğinde hazırladım. İnce belli bardakların masadaki duruş yerlerinden, kestanelerin uzaklık mesafelerine kadar her şey çok simetrik duruyordu. Saate son kez göz ucuyla baktım ve masanın başına oturdum.

Bekledim. Saatlerce yerimden kıpırdamadan bekledim. Her tıkırtıda senin olabileceğini düşünerek heyecanlandım ve her seferinde hayal kırıklığına uğradım. Kestaneler buz gibi olacak kadar uzun zaman geçmişti. Sobanın da içi geçiyordu. Kalktım; kendi bardağıma bir çay doldurdum ve bugünün şerefine dedim. Bardaktaki çay da çaydanlıktaki çay da bitti. Kestanelere dokunamadım.

Belki gelirsin diye sobayı söndürmedim. Trafiğe takılmış olabilirdin ya da Allah korusun başına bir şey gelmiş olabilirdi. Ya da bunların hepsi benim kendimi avuttuğum birkaç düşünceden ibaretti. Sonunda soba da söndü. Bir saate bir de kapıya baktım. Yerimden doğruldum ve ışığı söndürüp odanın kapısını kapattım.

Kestanem yoktu. Sobam zaten yoktu. Sobada demlenmiş lezzetli çayım da hiç olmadı.

Ama bekledim.

Sen de gelmedin.

O’na Doğru Yerimde Sayıyorum.

Bilemediğim belki de hiç anımsamadığım bir fotoğraf karesiydi. Dudaklarım kurumuş içten parçalanıyordu. Gözlerim bulanık ne yakını ne de uzağı görebiliyordu. Koca bir sessizlik vardı, hiç susmayan dudakların ardında. Hep bir şeyler eksik diye sağa sola bakınıyordum. Beynim, bedenimi parmak uçlarıma kadar tepeden tırnağa kadar uyarıyordu.

Bulutlar geçiyordu gökyüzünden. Hepsi kapkara, korkunç bakışlı bulutlar… Bedenim kavrulurken hiçliğin bilinçsizliğinde, tepeme üşüyorlardı en kudretli halleriyle. Korkuyordum. İçimden çığlıklar atıyor, yine de duymasını sağlayamıyordum. Gidiyordum ya da gidiyordu. Böyle anlarda bunun pek de önemi olmuyordu. Gidiyorsam gitmeme engel olmuyor, gidiyorsa kal diyemiyordum. Burada önemli olan artık avuçlarımızda kanayan yalnızlıklardı.

Korkuyordum ve kapkara bulutlar etrafımı sarıyordu.

İçimde biriken seni seviyorumlar gırtlağımı parçalarken sadece saçlarımı okşayıp bu bulutlar da dağılacak diyebiliyordum. Kandıramıyordum
kendimi. Ne o arkada kalan silüet, ne o hiç anımsamadığım fotoğraf karesi hiçbir şeyi eskisi gibi yapmıyordu. Dudaklarım hala kuruyor, gözlerim hala ıslandıkça hiçbir yanını göremiyordu. Belki zorlarsa yakınındaki harfleri bir araya getirebilirdi. Yine de hiçbir harf bir araya onun istediği gibi gelmiyordu. Nereden okursa okusun hatta ne kadar birbirine karıştırırsa karıştırsın; “ayrılık” bir türlü “seni seviyorum” olmuyordu. Bedenim en çok kalbine dayanamıyordu.

Dağılan dengesizlik içimi küflendiriyordu. Belirsizlikle sevişiyor ama bir türlü geleceği doğuramıyordum. Elime yüzüme bulaştırdığım yarınlar çelme takıp beni buraya belki de o’na hapsediyordu. Duyabiliyordum. Yani çoğu zaman. Bana seslendiğini, gözlerinin gözlerimi aradığını, bedeninin bedenime kavuşmak için kavrulduğunu duyabiliyordum. Şu an bile bir parçamın onda kaldığını hissedebiliyorum. Büyük bir parça. Onsuz atamayacağı için onda kalan, nefes aldırtmayan ve tüm gecelere ihanet eden bir parça…

Korkuyordum. Öyle çok korkuyordum ki titrerken karnıma ağrılar giriyordu. Kalp spazmları geçiriyor, nefes almak için yukarıya daha da yukarıya zıplıyordum. Sakinleşemiyordum bir türlü. Sonra yüzümü avuçlarımın arasına aldım ve “sakin ol. bir gün her şey geçecek. bir gün her şey eskisi gibi mutlu ve taze olacak. hiçbir aşk bayatlayıp kokuşmayacak.” dedim. Böyle küçük harflerle tane tane ifade ettim kendime. Tekrarladım her şey geçecek diye ve işte sizin de bildiğiniz gibi sonra gözlerimi yumdum.

Şimdi şu an bu odada karşınızdayım. 1 yıl 7 ay 18 gündür kendimi ifade etmemi ve bir türlü inanmadığım samimiyetinize güvenmemi istiyorsunuz. Bir samimiyet göstergesi olarak beyaz önlüğü çıkartıp bambaşka kıyafetler giydiriyorsunuz. Bunların hiçbiri yetmiyor o anı flulaştırmaya. Hepsi silikti ama o bulutlar, o ağrı, o korku ve birbirimize son kez bakışımız çok netti. Şimdi siz benden yaşamaktan ve yaşatmaktan korkmadığım bir şeyi burada sizlere bırakmamı istiyorsunuz.

-Lütfen doktor bey ben hasta değilim, sadece aşığım.