İlk Gün Heyecanı.

restaurant

 

Hala ne ara karar verdim, ne ara her şey hazır oldu ve asıl ben ne zaman buraya geldim tüm bağlantıyı kaçırdım. Sandığımdan ya da diğerlerinin beklediklerinden çok çabuk oldu her şey. Bazen her şey olacağını varır dememin sonucunda böyle bir sonuç beklemiyordum doğrusu.

İstanbul’dan İzmir’e uçtuğumda da her şey net değildi gözümde. Hala sanki yola çıkmamış gibi hiç heyecanlı değildim. Adnan Menderes’te pasaport kontrolünden sonra tuhaf olmaya başladım biraz. Sonra havalimanında çok tatlı Türk kadınlarıyla tanıştım. 2 de bebek sevdim saatlerce. Böyle hala değişiklik hissetmiyordum. Hatta öyle ki faturalı hattımı faturasıza uçağın kalkmasına yarım saat varken çevirdim, birçok şeyi son dakikalarda yaptım. Böyle de hızlı oldu her şey.

Basel uçağına bindim. Hani böyle içimde kıyametler falan kopması lazım ya zerre bir şey yok. İlk başta Ege gözlerimin önünde süzüldü. Bir süre sonra Aman Allah’ım o ne güzel bulutlardı öyle. Bir de geç bir saat olduğu için güneşin batışı tüm bulutları kıpkırmızı yaptı. Gerçekten enfesti. Sonra inişe yakın, evet şimdi yaklaştık sanırım dedim ve bir heyecan aldı beni.

Fransa’dan benim ile iletişimde olan kişinin ki bu kişi Ayben oluyor, seni 8’de karşılamaya gelecekler dedi. Ama benim inişim 9’du. Aha dedim işler karışacak. İndim, her yer karanlık tabi. Pasaport kontrole doğru ilerledim. Pasaport kontrolde bir zencide sıkıntı yaşandı, o yüzden beklemek durumunda kaldık. Sıra tam bana geliyor bir şey oluyor, iyice gerildim o sırada. Aha dedim ne yapacağım. Sonra İsviçre tarafındaki kontrole yönlendirdiler, onlar da çok soğuk ve ters çıktı. Direkt tersleyerek Fransa çıkışına gitmek zorundasın dedi. Hayır, benden öncekileri geçirdin bana niye böyle yapıyorsun diye hesap da soramıyorsun.

Yine gittim diğer tarafa tabi bu süreçte uçaktan inip pasaport kontrolünü tamamlamayan neredeyse kimse kalmamıştı. Tek tük bir iki kişi geliyor hızlıca geçiyordu. Sonunda Fransa tarafından pasaportumu alıp baktılar birkaç soru, parmak izi ve detaylı yüzümü inceleyerek mührü bastılar. O mühür bir an hiç basılmayacak sandım. Pasaportumu alıp bavullarımı beklemek için ilerledim. Bu sırada uçağı bekleme sürecinde tanıdığımız kadınlardan biri çok komik bir hâldeydi. Bornoz takımı almış bavulundaymış ama paket halinde olunca kargo kısmına almamışlar, el bagajı olarak vermişler. Uçağa binmeden baya uğraştı, kartonları çıkardı poşetin bir kulpu koptu derken inişte poşeti kucaklamış ilerliyordu. Bir de bir ara arkasında kimse yoktu, o kadar komik bir görüntü vardı ki kahkahayı bastım. “Yılın rezilliğini yaşıyorum yemin ederim.” diye isyan ediyordu.

Konuşa konuşa bavullarımızı bekleme yerine geldik. İçimde hep bir endişe bavullarım kaybolacak ve ben olmayan Fransızcamla bavul kaybımı nasıl anlatacağım derdindeydim. Ya kimse İngilizce konuşmazsa “dadasdasdadas” diye kendime alttan alta verdim gerilimi. Yine uçağa binmeden önce tanıştığımız üç kadın; iki tanesi çok genç ve bir de 2 tane daha yeni yaşına girmiş bebekle yan yanaydık. Onların bavullarının çoğu gelmişti ama ben “aha kayboldu” dedikçe “bavul sağlam gelmez ama kaybolmaz merak etme” dediler.

Bu sırada uçağın 8’de ineceğini düşündüğüm için Türkiye saatiyle 9’dan beri babamlar arıyordu. En sonunda mesaj attım. Uzun bir bekleyiş sonunda ilk bavuluma ve ardından da diğer bavuluma kavuştum. Derin bir oh çektim ve hiçbir şekilde kırılmamıştı. Bavulları alıp çıkışa doğru yürürken aslında en büyük korkum beni kimsenin karşılamaya gelmeyecek olmasıydı. Uçak biletimi onlar almıştı, her şeyi biliyorlardı o yüzden ben de yola çıkmadan önce uçağa biniyorum diye mail atmadım. Neden atmadığımı ben de bilmiyorum ama atmadım işte. En son 2 gün önce mailleşmiştik, işte bu yüzden içimde bir korku vardı. Telefon numarası vardı ama telefonumun şarjı bitti bitecekti.

Çıkışa ulaştım ve kimsenin elinde adım yazmıyordu. Ayy iyice panik oldum. Hatta ayy ben bayılacağım galiba diye içimden bunu geçirdim. Yalnız ben içimde bunları yaşarken dışarıdan çok soğukkanlıydım. Bunu nasıl yapıyorum bilmiyorum ama ölüyordum yahu meraktan ama ıhhh tek belirsiz bir ifadem yoktu. Ellerinde isim yazan insanları geçtim ve hatta onlardan uzaklaştım.

Kimseler yok! Hiç kimse.

İsviçre’deyim ve hava karanlık. Fransa’ya nasıl geçeceğim? Hadi onları geçtim elimdeki bavullar?! Ben bu düşünceler içindeyken ellerinde kâğıtla bekleyen tarafa biraz yaklaştım, nedendir bilmiyorum ama bir Türk gözüme ilişti ve elindeki kâğıda eğilip baktım. Beklemekten yorgun düşüp artık her gelene kaldırılmayan o kâğıdı gördüm! Taa taaa taaam. İşte adım ve soyadım karşımda bana bakıyordu. Hemen merhaba deyip tanışma faslından sonra arabaya geçtik.

Fransa’ya kadar tabi ki eve bırakana kadar da Türkçe konuştuk. Yollar evet farklıydı ama kendimi çok kötü hissetmedim, sonuçta çalışacağım kurumda çok fazla Türk vardı. Bu arada Muhammet’in verdiği bilgilere göre Strasbourg’ta akşam 9’dan sonra açık yer bulmak biraz meseleymiş. Dediği gibi sokaklar boştu, pek insan yoktu. Hatta birkaç üniversiteli dışında kimseleri göremedim.

Ve bir yemek faslından sonra eve geldim!

O nasıl bir muhteşem bahçe, şöyle düşünün dört tarafı evlerle çevrili ve ortasında kocaman bir ağaç. Büsbüyük böyle. Ona baktıkça salıncak kurup sallanasım geldi.

Saat geç olmuştu ama geldikten sonra da Ayben saatlerce bilgi verdi, sorduğum her soruyu da detaylıca anlattı. Cinzia ile tanıştık. Şu an her şey yolunda!

Ayrıntıları ilerleyen günlerde aktaracağım.

Bugün biraz işlerim var ve şu an evde net yok. Bağlanınca yayınlayacağım için bu burada böylece kalsın.

11 Eylül.

İlk Gün Heyecanı.” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir