bazenöyleolur

Kendimi bile çizmiştim kahraman olurum umuduyla.

‘Günce’ Kategori Arşivi

Son Günlerde…

Screenshot_1

Ne yapıyorsunuz bu sıcak yaz günlerinde acaba?

Ben sıcak yaz günleri sendromu yaşıyorum.

Fenalıklar geçiriyorum. Tabi onu bir kenara bırakırsak üniversite tarafından kapı dışarı edildim. Genel not ortalamama bile sadece bir kez bakabilmişken bilgi sistemi tarafından hesaplarımız kaldırıldı. Öğrenciliğin kapıları kapandı sevgili okuyucu. Ama yetişkinliğin kapılarını ardına kadar açmışlar. Bunu hiç sevmedim.

Bu arada henüz projeden ses seda yok. Tabi boş durmadım, o arada bir iki projeye de ben kendim başvurayım dedim. Hem de bir tanesi gazetecilik ve sosyal medya alanında. Tek sıkıntı Hacettepe Üniversitesi’ne görüşmeye gitmem gerekiyordu. Ancak kesin olmayan bir şey için kalkıp gitmeyi düşünmedim. Zaten bu 2 ay doluyum.

Her sabah erkenden kalkıyor İngilizce kursuna gidiyorum. Bu kadar erken olması beni öldürecek. Tam bittiği saatte ise gün ortasına geliyor. Bu nedenle güneş beynimi yakıyor, emiyor her zıkkımı yapıyor. Güneşte nefes sıkıntısı yaşayan bir insan olarak üzerine nem de eklenince baş dönmesi, baş ağırısı ve kalp çarpıntısını bir arada yaşıyorum. Hele bugün öleceğim sandım. Otobüs durağında kendimi sakinleştirip nefesimi kontrol altına almaya çalıştım. Hayat bu sıcaklarda çok zor. Kışı da sevmeyen bir insan olarak baharlar tam bana göre. Özellikle ilkbaharı istiyorum. Lütfen lütfen esintiler hayatımızdan hiç eksik olmasın.

İlk defa yazın İzmit’te kalıyorum. Tamam geç gidip erken dönerdim ama daha ailemin yanına hiç gitmedim. En son mezuniyetimde gördüm ondan öncesi ise Şubat’a dayanıyordu. Şimdi kur biter bitmez Çorlu’ya koşacağım.

Böyle kısa kısa notlar gibi oldu bu yazı ama bu aralar bir türlü kafamı toplayıp yazamıyorum. Tamam! Yalan söyledim. Bu sıralar dizi izliyordum. Yalçın’ın dediği gibi bir şeye takıldım mı takılıyorum. Buddha bir bloggera Suits’i önermiş. Biz de Yalçın ile başladık ama daha 2. sezondayken ben bugün itibariyle geçen haftaki bölümünü bile bitirdim. 4 sezon nasıl geldi geçti birkaç günde anlamadım. Buradan size Suits’i önerdiğimi anlayabilirsiniz. Harvey ve Mike ikilisinin zekalarıyla ve karizmalarıyla keyiften dört köşe olabilirsiniz.

Yaz planları hiç de beklediğim gibi olmadı. Bol bol kitap okuyacakken bir türlü kitap okuyamaz oldum. Geçen hafta sadece 1 kitap bitirebildim ve kitap da hiç beni tatmin etmedi. Herhangi yeni bir diziye başlamadan kitaplarıma geri dönmeyi düşünüyorum. Eh tabi bir de İngilizce’ye.

Son olarak 2 tane balığım var artık. Her sabah onları besleyip her kurs dönüşü azıcık onlarla sohbet edip onları izlemeye başlıyorum. Bir tanesi diğerini hep aç bırakıyordu ve ben de sonunda bir yolunu bularak diğerinin kendi karnını doyuracak kadar uyanık olmasını başardım. Daha yemi atmadan ağzını açmaya başlıyor.

Ve son olarak hani kapıları kapanan okul var ya yarın o okula gidip ön başvuru yapacağım. Şişşt. Yüksek lisans değil henüz. Yeni bir lisans. Yetenek sınavı var 4 aşamalı. Pek umutlu değilim ama şansımı denemek istiyorum. Belki kapıyı tekrar aralarım kim bilir?

Öptüm hepinizi.

Bir de akşamları bol bol karpuz yemeyi unutmayın.

Merhaba Hayat!

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=oS82gm8quBA?hl=en"><img src="https://i0.wp.com/www.bazenoyleolur.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" data-recalc-dims="1" /></a>

İnsan her şeye alışıyor; mezun olmaya bile.

Mezun olmamın üstünden ne kadar geçti acaba? Şöyle bir bakınca aslında ben resmi olarak 26 Haziran’da mezun olmuşum. Henüz birkaç gün olmuş. Perşembe günü tez savunması için jüri karşısına çıktım. Tabi çıkana kadar beklemekten, stresten ve gerginlikten ölebilirdim. Sabah 10:10’da okuldayken sınıf arkadaşlarımın gergin bekleyişi beni de sardı. Jüri karşısına çıkan 6 kişiden 6’sını da düzeltmeye verdiler diye mübalağa yaptıklarını sanıyordum. Ancak ilerleyen saatlerde gerçekten geçen bir elin parmaklarını geçmiyordu.

6. oturumda olduğum için kaç oturumun bitmesini beklediğimi hatırlamıyorum. Ancak bir oturum boşluğunda Yusuf hocayla uzunca sohbet etme fırsatı elde ettim. Sanırım kariyerime farklı yön vermemde etkili oldu. Tabi henüz yönü veremedim ama olsun. Önemli olan en azından artık zamanı gelince ne yapacağımı biliyorum. Aynı zamanda Görsel İletişim Tasarıma başvurmaya karar verdim. Kerim hoca ve Yusuf hocayla onu da konuştuk. Yetenek sınavlarını geçebilirsem ki pek ümitli değilim en sonunda mülakat var. Mülakattan hiç şüphem yok ama hangi ödül töreninde hangi oyuncu ödül almış sorularıyla ve çizim yeteneğimle başta kalmış görünüyorum. Mülakata kadar 3 aşama var ve ben 2 tanesinde de umutlu değilim. Yine de denemek istiyorum. Olur da kazanırsam bekle beni öğrencilik ben geri dönüyorum diyeceğim.

Jüri karşısına çıktığımda gergindim ancak yahu bu adamlardan 2 tanesi ile birkaç saat önce sohbet ediyordun, konu senin konun, nefes al ve başla dedim kendime. Daha önce Türkiye’de ve Dünya’da doğrudan bu başlığı inceleyen herhangi bir tez yazılmamış olmasından bahsederek konuyu anlattım. Çok hakimdim. Öyle hakimdim ki ben bile bu kadar hakim olduğumu bilmiyordum. Jüriyi etkilemekle kalmamış fikre ikna bile etmiştim. Danışman hocam zaten destekleriyle yanımdaydı ama Kerim hocayı ve Gürsoy hocayı da tavlamıştım. Bu kadardı işte. Jüride en uzun kalan ben olmuştum çünkü Kerim hocanın da dediği gibi ilginç bir alandı ve sordukça sorası geliyordu insanın. Keyifli bir jüri geçirdim ve tezimi eline alıp incelemeye bile gerek kalmadı mükemmel, hayırlı olsun dedi ve resmi mezuniyetimi açıklamış oldu.

Bu arada taşındım. Hem de 3 saatte taşındım. Bildiğin baya baya 3 saat. Nasıl oldu diye sormayın inanın ben de anlamadım. Ancak o kadar yorulmuşum ki tozların da etkisiyle gecesinde ufak astım krizi geçirdim. 2 günde de temizlik ve yerleşme kısmını bitirdim. Ancak yerleştirme kısmında Yalçın’ın da çok büyük yardımları oldu. Ben tez savunması için okuldayken o eşyalarımın çoğunu yerleştirmişti. Başarılı bir girişimdi.

İş başvurularım için geri dönmeye başladılar. Pazartesi günü 13:00’da görüşmem var. Ancak şu an için aklımda başka planlar olduğu için ben de tam olarak ne yapacağımı bilmiyorum. Yalçın’ın fikriyle maaşınızı beğenmedim diyerek reddetme lüksüne girebilirim. Her şey Pazartesi günü alacağım maile bağlı sanırım.

Danimarka’da bir projeye başvurdum. Daha doğrusu başvurma evremi de olur da kabul edilirsem uzun uzadıya anlatacağım. Ancak başvurmam da Çağdaş’ın çok büyük etkisi oldu. Projenin kapılarını aralama dışında tercih yapma konusunda da fikirleriyle çok destek oldu. Bir baktım sonraki günlerde İngilizce motivasyon mektubu ve CV hazırlanmaya başlanmıştı. Nasıl olduğunu anlamadan başvurmuştum bile. Evraklarımdan pasaport eksikmiş(!) Eksik olduğunu zaten ben de biliyorum ama projeye onaylanmadan pek işlemlere başlamak istememiştim. Öyle bir mail attım bugün bakalım cevabı gelsin de ona göre işlemlere başlayacağım. Eğer olur da bir sıkıntı çıkmazsa Eylül 1’den itibaren 10 aylığına Danimarka’ya gidiyorum. Hadi oldu da kabul olmazsa bir başka proje ile Avrupa’nın kapılarını aralamaya devam edeceğim.

Şimdilik gündelik yaşam bu şekilde ilerliyor.

Bu arada mezuniyet balosuna dair yazacak çok şey var aslında ama sanırım o da ayrı bir başlıkta irdelenebilir. Genel olarak keyifliydi diyebilirim. Yat kısmında Yalçın ile aramızda ufak tefek hırçınlıklar olduysa da yine gönlümü almayı başardı. Ancak Sortie başlı başına çok eğlenceliydi. Bugün fotoğraflara bakınca gerçekten çok eğlenmişiz dedim.

Ayrıca az önce edindiğim bilgilere göre uzun zamandır uzaktan takip ettiğim bir erkek blogger evleneceğini beyan etmiş bulunuyor. Yazının sonuna kadar evleneceğini hiç tahmin etmemiştim. Hatta şaka yapıyor ya, yine hayal ürünleri bunlar derken yazı sonunda « Oha, şaka değilmiş. İnsan aylardır böyle bir karar evresinde olduğunun en ufak sinyalini nasıl vermez yahu. » diye kendime sordum. Bir kadın blogger olsaydı yemin ederim daha 2 yıl öncesinden onun sinyalini verirdi. 🙂

Kendisini bir kez daha buradan tebrik ediyor ve mutluluklar diliyorum.

Arkadaşlar evlenmeyin, altın çok pahalı. Elbiseler altından da pahalı.

Not: Çok alakasız eklenen Nil Karaibrahimgil şarkısı için kendime engel olamadım. Yazıyı bitirdikten sonra Nil dinlemeye başlayınca yazıya bu şarkıyı da ekleyeyim demekten kendimi alamadım. Arada böyle şeyler yaptığım oluyor.

İmdat! Ben Mezun Oldum.

Screenshot_1

Mezuniyet için fırsat bulup herkes haftalarca elbise arayamadım. Zaten bu sene tüm arayışlarım boşuna oluyordu. Ödül törenimde de aynısını yaşamıştım. Mezuniyette ve haftaya mezuniyet eğlencesinde de aynısı olacağını biliyordum. Mezuniyet töreni için aklımda olan tek şey beyaz bir elbiseydi.

Mezuniyete 1 gün kalmış ve ben mağaza mağaza elbise arıyorum. Pek umutlu olduğum AdL beni hayal kırıklığına uğrattı. Zaten hava sıcak, daracık elbiselerin içine girmek de çıkmak da zor oluyordu. Beyaz elbiseden komple ümidimi kestiğim anda İzmit’in 1 numarası Addax’ta beyaz bir elbise göz kırptı. Görünüşte kalın bir kumaşa sahip gibi göründüğü için çok boğacağını düşündüm. Nitekim kabinde giyinmeye çalışırken de nefes alamadım ve ayy bayılacağım deyip attım kendimi mağazadan dışarı. Tabi atmadan önce fotoğraf çekilmeyi unutmadım. Mağazanın önünde Yalçınla buluştuk ve fotoğrafı gösterdim. Tüm günün sonu elimdeki tek elbise nasıl dedim. Çok beğendi ve hadi alalım dedi. Tekrar denemeden aldık çıktık. Eve gelince gerçekten çok beğendim elbiseyi.

Mezuniyet sabahı annemler erkenden geldi. Onlar direkt okula çıkarken ben de kuaföre koşturdum. Tabi o arada terzi aradığımı hatta hastanede terzi bulduğumu ve okuldan habersiz cüppeyi kestirdiğime hiç girmeyeceğim. Tamamen hazır olduktan sonra kongre merkezine doğru yola çıktım. Annemler salonda en güzel yerlerden birini kapmış. Teyzem ve yengem de sürpriz yapıp gelmişler. Herkese hoşgeldin dedikten sonra arkadaşlarla fotoğraf çekilmeye dışarı çıktım. Sağolsunlar her fotoğrafıma girmişler, bu yüzden hiç tek fotoğrafım yok. Olanlar da mimiklerimin çekildiği birkaç kare.

Tören başlamak üzereydi ve Yalçın ortalarda görünmüyordu. Aradım açmadı. Bir gün önce geç yattığını bildiğim için uyanamazsan gelme, sorun olmaz demiştim. Ancak gelmeseydi burnundan fitil fitil getirirdim. Bunu o da çok iyi biliyordu ki tam zamanında geldi.

Tören başladı ilk örgünler sahneye çıktı, sonra sırayla biz sahneye çıktık. Ayrıca sıra olayı çok ayrı bir olaydı. Kimin nerede olduğu belli değildi ve adım sahnede söylenmiş de olabilirdi. Tam merdivenlerin orada durakladım. Gülden hocanın « Tuğba hadi çık. » dediğini duydum. Hocam adım okunmadı yaa diye boynumu bükerken hala hangi hocamın olduğunu hatırlamadığım bir hocam tarafından sahneye doğru itildim. Gürsoy hoca mezuniyet belgesini tam elime uzatırken adımı okudu. Sahneye döndüm ve işte bu dedim içimden.

Kep atma töreni ve iletişim andını söylemek için daha sonra sahneye tekrar çıkmamız gerekiyordu. O süreçte babamlarla dışarı çıkıp fotoğraf çekildik. Fotoğraflarımızı Yalçın çekti. Babamlarla ikinci kez bir araya gelen Yalçın’ın efendiliği yine gözlerden kaçmadı. Resmen tribüne oynuyor adam. Uzaklara bakıp düşünceli tavırlar, beyefendi cümleler, önemli ataklar…

Pınar hocanın hepimizi iletişim andı ve kep atma töreni için çağırdı. Biraz bekledikten sonra sahnede tüm fakülte yerimizi aldık. Çok heyecanlıydı, 4 yıldır beklediğimiz o an gelmişti. Mezun olan da olmayan da mutluydu. Ancak tam o sırada pankart olayları yaşandı. İlk baştaki pankarta çok gülmüştüm, beğenmiştim. Ancak her yerde PKK, her yerde bölücülük.  Mezun olmayan öğrencilerin mezuniyet kalabalığını kullanarak kendilerini sahneye atıp Gezi Parkı’nı kullanan, Soma’da yaşanılan acı olayı kullanan ve en önemlisi toplumun acılarını farklı amaçlarda kullananlara tahammül edemiyorum. Özellikle ikinci pankarttan sonra sahnede büyük arbede yaşandı. Bir sivil sahneye atladı, güvenlikler sahneyi bastı, havada tekmeler uçtu, topuklu ayakkabılı kızlar sahneden düştü, herkes şokta ve en önemlisi aileler her şeye tanık oldu.

Sonra birkaç slogan attılar. Sonra bizim grup « Ne Mutlu Türküm Diyene » diye sloganlar attı. Onlar daha çok bağırdı, hala tekmeler havada uçuyordu ve ardından birden 10. Yıl Marşı’nı söylemeye başladık. Sesimiz kısılana kadar bağıra bağıra söyledik ve salonda eşlik etti. Susturduk ama olay dinmek bilmiyordu. İletişim andına geçmek isteyen sunucu hocamıza bir türlü fırsat verilmiyordu. Söylemeye başlıyoruz dedi ve iletişim andımıza başladık. İletişim andından sonra bir kez daha 10. yıl Marşı’nı söyledik ve keplerimizin havaya atılacak heyecanı bile kalmamıştı. Tüm bu olayları 1080p kalitesinde buradan izleyebilirsiniz.

Şu anda izlerken fark ettim sonda fakülte sekreterimizin 10. Yıl Marşı’nda iki eliyle kep sallayarak gözyaşı döküyor. Onu görünce ben daha çok duygulandım.

Namusumuz ve şerefimizin üzerine and içerek iletişim fakültesinden mezun olduk. Bugün de tezime başladım, insanlar tezlerini bitirdi 26’sındaki savunmaya hazırlanıyor, ben daha yeni başlıyorum. Olsun, o da biter. Zaten her şey bitiyor.

Not: Tek fotoğraf çektirmemeye and içmiş troll sınıf arkadaşlarıma buradan selam yolluyorum. Yıllar sonra bile bu kareye bakıp gülmekten kendimi alamayacağım.

Dün mezun oldum, bugün işsiz.

 

Geçen Günler

uymqN2i

77

Bildim bileli bir yerlerde bir yanlışlık var.

Kendimi anlayamadığımı düşündüğüm dönemlerde insanları anlamaya çalışmayı bırakmıştım. Öylesinin daha huzurlu ve daha gerilimsiz günler olacağını sanmıştım. Elbette öyle olmadı. İnsanların bencilliği ve ukalalığı ayak bağı olmaktan geri kalmadı. İnsanların kalbi bencilliklerinden görünemez oldu. Bencillikleriyle beraber sorumsuzlukları da aldı başını gitti.

Bunlar olurken zamanla kendi yaşamımdan soyutlandım. Ne ara nasıl oldu bilmiyorum ama sanki kumandayı başkasına kaptırdım ve ardından büyük bir sessizliğe gömüldüm. Ancak yine reset atma dönemine geldim. Kimseye tahammül edemediğim günleri geçiriyorum. Nefes almasının bile beni rahatsız ettiği insanlara hapsolmanın depresyonunu yaşıyorum.

Hatırlayamadığım ama her gece beni uyandıran kabuslarım devam ediyor. Artık bunu da yaşadığım iç huzursuzluğa bağlayarak nedenini açıklayabiliyorum. Bu iyi bir şey. Yani yaşadığın her ne zıkkımsa bunun nedenini bilmen iyi bir şey. Çünkü kontrolünü elimden kaçırdığım ve nedenini bilmeden belirsizliğe sürüklendiğim her şeyden nefret ediyorum. Nedenini bilerek içimi rahatlatıyor, sırtımı sıvazlıyorum.

Tüm gün battaniyeye gömülerek yattım ve bir türlü yatağı terk edemedim. İçtiğim beş tane Arveles’in de bünyemi alt üst ettiğini kabul etmem gerekir. Ne film izleyebildim ne kitap okuyabildim. Hiçbir şeye odaklanamadım. Sadece yatıp müzik dinledim. Ağrıyan her yanımı kesip atmak istiyorum. Zaten kapıda kar, buz gibi hava ve bir de geçmeyen ağrılar. Allah kahretsin ya.

Kötü günler geçirdiğim gibi elbette güzel günler de geçiriyorum. Ama buraya gelip hoppidi hoppidi size anlatamıyorum. Merak etmeyiniz, ben çok iyiyim. Mailleriniz beni çok mutlu ediyor. Gönderdiğiniz şarkıları çok seviyorum. Bazılarınızın hikayelerini ağlayarak okuyorum. Bazılarınıza çok kızıyorum. Hatta bazılarınıza küsüyorum. Ancak beni özlemiyorsunuz diye trip attığım için sizin bana kızmanıza bayılıyorum. Her gece şarap içip içip sizlerle sabahladığım günleri özledim. Beni bir siz anlıyorsunuz.

Tüm sitemlerinizde ve yakarışlarınızda baştan sona kadar haklısınız. Kendisini çok yoğun sanan, oradan oraya bir haltlar için koşturduğunu düşünen ve kendisine zaman ayırmak istemeyecek kadar endişeli olan sefil bir insan oldum. Haklısınız.

Kırmızı balonlarımla size koşarak geldiğim günleri özlüyorum.

Sizleri ihmal etsem de beni sevin. Çünkü hala bloggerdan bozma yazar bozuntusundan daha çok; küçük bir kız çocuğuyum.

Mevsim Kış

YYzqlRR

 

Bazı sabahlar, uyanmak istemezsin. Uyanırsın o zaman da yataktan çıkmak istemezsin. Bir sağa bir sola dönersin, eline telefonu alır maillerine bakarsın. Biraz twittera, biraz facebooka, biraz haberlere bakayım derken saati akşam edersin. Akşam oldu ya bu saatten sonra da ne yapacağım diyerek yatağa iyice gömülürsün. Çünkü mevsimlerden kış!

Birkaç gündür canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Dönem dönem hiçbir şey yapmak istemediğimi az çok biliyorsunuz artık. Bu benim için bir hastalık ve şu günlerde bu hastalıktan ölmek üzereyim. Havalar erken kararmaya başladı, gözlerimi yağmurlu sabahlara açmaya başladım. Evet, artık kış kendisini gösteriyor. Ama ben hazır değilim. Hiç hazır değilim.

Sabahları ceket mi giysem hırka mı giysem, kalın mı giysem ince mi giysem kafa karışıklığını yaşarken gayet mutluydum. Akşamları hafif içime soğuk işleyerek eve koşmaya razıydım. Razı olmadığım tek şey kış mevsimi. Sevemedim, sevemiyorum. İçimdeki tüm enerjiyi sömürüyor. Yağmuru ve kar yağmasını sevsem de hatta karda çocuklar gibi hoplayıp zıplasam da bunu düzenli olarak aylarca yaşamayı sevmiyorum.

Güneş ışınları odamdan içeri süzülseydi, her yer yeşil olsaydı ve çiçek kokuları burnuma gelseydi o zaman bu sabah çok daha farklı olabilirdi. Hazırlanmak ve dışarı çıkmak bu kadar zor olmazdı. Şimdi ise her gün hasta olma bahaneleri arıyor ve evden çıkmamak için türlü türlü sebepler üretiyorum. Hiçbiri de tutmuyor, daire kapısını sert bir şekilde kapatarak evimi terk etmek zorunda kalıyorum. Güzel bir gün olacak diyerek apartmandan adım atıyorum ama tüm pislikleri ardımda bırakmaya çalışarak evime geri dönüyorum. Sakinleşiyorum ve her şeyi mevsimin üzerine atıyorum. Mevsimlerden bahar olsaydı her şeyle savaşabilecek enerjiye sahip olurdum.

Bu mevsimin sevdiğim yanı yok mu diye kendime soruyorum. Sahlep diyorum. Bol tarçınlı. Soğuk içimi titretirken, iki elimin arasına aldığım sahlep ile avuçlarımı ısıtmaya çalışırken dost muhabbetine kendimi kaptırmamdan daha güzel hiçbir şey yok. Hele ki soğuğu hissetmeyecek kadar keyifliyse sohbet; günlerden ne olduğu ya da mevsimlerden ne olduğu hiç önemli değil. Önemli olan bol tarçınlı sahlep eşliğinde iliklerime kadar kış sıcaklığını yaşamak.

Kış sıcaklığını size yaşatamasam da yazının başındaki şarkıyı hediye ediyorum. Çok sevin. Sizi terk etmeyecek bir tek şarkılar var; arkanızı dönmeyin.

Bu mevsim; günlerden bir gün, yaz olacak.

Dağınık Yaşamlar

SHAUN FENN PHOTOGRAPHY

 

Küçük hikayelerimiz ama büyük mutluluklarımız vardı.
O kırmızı kalın çorabı ona kim giydirdi?
Benim sırtımdaki uyumsuz çantayı kim taktı?
Peki ya seneye de giyer diye alınan elbiseler…
Birbirine dokunan ve her karede büyük gülümsemeler sunan lezzetler.
Alakasız olan onca renkli bakışlar.
Ama hep iç içe olan yaşamlarımız.
Sonra her şey değişti.
Zaman herkesi başka yerlere savurdu.
Dağınık, parça ve kopuk yaşamlar sundu.
Kalın çoraplar değişti.
Yavaş yavaş çantalar değişti.
Elbiselerin değişimi de onları takip etti.
Ve en sonunda da biz değiştik.
Hikayelerimiz büyüdü ama mutluluklarımız küçüldü. 
Olsun.
Yine de anılarımızı tazeleyebiliyoruz.
Kopmayan bir bağ var arada.
Görünmüyor ama hissediliyor.

Köz

Farklı hayatları aynı umutlarda yeşertmeye çalıştığım oldu. Soluksuz bir istekti bu. En içten en dışa tepkimeye girerek reaksiyon gösteriyordu. Engel olamıyordum. Kimi zaman istekten geriye küçük bir köz kalıyordu. Öyle zamanlarda da avcumun içine alıp üflüyordum.

Avcumun içinde tuttuğum ateş zamanla beni kavurup köz haline getirdi. Ne baktığım yerde umut ne de aldığım nefeste farklı bir tat vardı. En başında daha o ilk tepkimede yanlış adım attığımı biliyordum. Ancak insan bazen yaşayacaklarına şerit çekmek istemiyor. O noktadaydım.

Biliyorum. Soluksuz bir tutkunun esiri olup her şeyi görmezden gelmek istedim. Sandım ki her şey kırmızı. Diğer renklerin hiçbir önemi olmaz. Kırmızı içine çeker ve oradan çıkartmaz. Ama öyle değil. Hiçbir şey sandığınız gibi değil.

Bir adım öten gökkuşağı.

Bir adım öten gerçekler.

Bulutlar güzel ama yukarıdan.

Yağmur Sonrası

yagmur_100921

 

Birden yağmur sesine kafamı kaldırdım. Sabahtan beri içimi bunaltan hava birden yeryüzüne boşaldı. Saatlerce hiçbir şey yapmak istemezken birden içimin huzurla dolmasını sağladı.

Dün gün boyunca kötü kokan hava, şu an odama mis gibi fesleğen, nane ve toprak kokuları dolduruyor. Tanrım bu ne güzel bir koku böyle. İnsan nefes almaya doyamıyor. Biraz daha, biraz daha içine çekmek istiyor. Ciğerlerim biraz daha bayram ediyor.

Öyle güzel bir yağmur yağdı ki yazın ortasında sanki tüm kötü düşüncelerimi silip süpürdü. Biraz daha yağ diyerek seyrettim. Hatta birkaç fotoğraf çekimi denedim, istediğim kadar iyi değil henüz. Zamanla tabi.

Şimdi odamın penceresinden serin bir esintiyle beraber içime dolan kokuyla mutluluk dansı ediyorum. Ama zaman kaybetmeden hazırlanıp bir an önce tekrar elbise provasına gitmem gerekiyor. Masmavi bir elbise aldım a dostlar. İstanbul macerasını anlatarak tekrar canımı sıkmak istemiyorum. Tek bilmeniz gereken dönüp dolaşıp tekrar Çorlu’dan aldım elbisemi.

Bu arada yarın evde çanlar bizim için çalıyor. Düğün temizliği var. Sonra bir de düğünden sonra temizlik olur. Neyse ki ben sadece düğün öncesiyle olaydan yırtıyorum. Yırtıyorum derken sevinmeyin benim için çünkü asıl olay İzmit’te başlıyor. Çok korkuyorum honki ponki torinolarım. Bitmek bilmeyen bir ev temizliği ve yerleştirmesi var. Bakalım zamanla göreceğiz.

Bu arada yazının şarkısı geçenlerde bahsettiğim blogun sahibinin. (Cümlenin rezilliğine bakar mısınız? Anlatamadım bir türlü, çalan telefonlardan ve kapılardan. Demek istiyorum ki hani size geçen yazıda bir blog keşfettim demiştim. Hatta kendi ses kayıtları var demiştim. İşte bu ses de ona ait. Oh bee.)

Şimdi gideyim de yağmur sonrası yürüyüş yapayım.

İyi kalın.

Size bir gün çok güzel haberlerle döneceğim.

Bir gü

Kaçtım gittim.

Biraz gezince kafamı dağıtıyor gibi oluyorum sonra tekrar en başa sarıyorum. Öfkelerim, kızgınlıklarım, kırgınlıklarım hepsi tekrar önüme geliyor. Sonra koca bir sessizlik. Susuyoruz, sanki hiç ağzımızı bir daha açmayacakmışız gibi…

istanbulBirkaç günlük İstanbul kaçamağımda özlediklerime bakıp bakıp iç çektim. Ben nasıl bu kadar çok özlem biriktiriyorum içimde bilmiyorum. Özlemlerimi gidermek de bu yüzden pek zorlu oluyor. Ancak iyi geldi İstanbul. Onu içmek çekmek ve yaşamak lezzetliydi. Bir yanım kırık olsa da birden sarıldım tüm şehre. “Sarılsaydı her şey geçerdi.” dediğimden beri ben de sarılmayı ihmâl etmiyorum.

Tuhaf.
Çok eğlendim.
Bol bol dövdük birbirimizi
Yine özlemler biriktirdim geldim.
Ama şehirden ayrılırken yine kırgınlıklarımı alıp geldim.

Oradan oraya koşturmalı, herkese zaman ayırmaya çalışmalı, bol trafikli bir haftasonu oldu tabi. İnsan dört güne her şeyi sığdırmaya çalışınca birçok şey eksik kalıyor. Olsun, nasılsa haftaya yine geleceğim, o zaman onunla görüşürüm diye arkaplanda bıraktığım tüm sevdiklerimi de göremediğim için üzgünüm.

İstanbul’dan döneceğim gün kuzenim ve nişanlısıysa buluştuk. Evlenmeyin, arkadaşlar. Aman onun zımbırtısı, bunun eklentisi, şunun şurası diye diye benim bile orada ömrümü çürüttüler. Alın tüm alışverişler sizin olsun, benden uzak durun diyesim geldi. Çok karışık işler bunlar.

Yarın bayram. Bayram heyecanını hep sevmişimdir. Sevmeyenleri de anlayamamışımdır. Yalnız şu kapı açma işine bir çözüm bulsak çok iyi olacak. Hoş bize pek gelen olmuyor, en küçük biz olunca. Şeker çocukları için demiştim. Onlar aslında tat tuz. Hiç eksik olmasınlar.

Aslında çok şey anlatacaktım, yani yazıya neden farklı bir giriş yaptım bilmiyorum. O yüzden de yazıyı toparlayamadım ve böyle dağınık bırakmak istedim. Kısaca ben geldim demek istedim işte.

İyi bayramlar.