Bet-imleme


Her şeyi masanın üzerine yığdı. Kısa bir süre önce onu var eden şeylerin, bu ıvır zıvırlar olduğu üzerine tüm kutsal kitapların üzerine yemin edebilirdi. Şimdi o şeylerin onu nasıl yok ettiğini biliyordu ve buna inanamıyordu. Ne zaman bu noktaya gelmişlerdi farkında bile değildi. Şu an zaten bunun bir önemi yoktu. Şu an onun için önemli olan ilk adımı atıp o masadakileri yok etmekti. Bunu başarabilirdi.

Son kez vedalaşmak istedi hatıralarıyla.

Masaya yavaş yavaş yürüdü. Gözüne ilk çarpan yarısı yırtılmış olan defter kâğıdını eline aldı. “Ben çıkıyorum uykucu. Uyanınca salona geçmelisin.” yazıyordu. Evet, tam da bu masada uyandığı zaman onun için hazırlanmış kahvaltı vardı. Daha ilk parçada gözleri dolmaya başladı. Havanın yetersiz olduğunu hissedip elinde kâğıtla camı açmaya gitti. Hava yüzüne çarptıkça elinde kâğıdı boşluğa bırakmak istedi ama hepsini birden yok etmeliydi. Kararlıydı, vazgeçmeyecekti.

Koltukta duran bilgisayarından, Leman Sam ve Vedat Sakman’ın düetini açtı. Şarkı gibi bak “her neyse” diye sesli düşündü ve masaya tekrar yöneldi. Elindeki kâğıdı bırakıp kutuları karıştırmaya başladı. Sanki oradaki onların hatırası değilmiş gibi, bir yabancı gibi dokunuyordu hepsine. Her elini attığı şey başka bir ana götürüyordu. Tekrar bir kutu açtı ve bu sefer gözlerinden akan yaşlara engel olamadı. Kısa süreli bir ağlama nöbeti geçirdi.

Koltuğa uzandı ve birazdan kapının çalmasını umdu. Birazdan zil çalacak ve o koşarak kapıyı açacaktı. “Neredesin? Ağaç oldum yine.” diye söylenecekti. O da aceleyle yarım sürdüğü ruju göstererek dudak bükecekti. Bekledi. Uzun bir süre bacaklarını karnına çekerek cenin pozisyonunda bekledi. Tekrar ağlamaya başladı.

Gözlerini açtığında yeni bir güne başladığını anladı. Ne zaman uyuyakaldığını bile hatırlamıyordu. Başını tutarak kalktı ve mutfağa gidip kahve suyu koydu. Kahvesini içerken masaya yaklaşmadan duramadı. Onlar, onun her şeyiydi. Şimdi anlamsızlardı, aslında hiç olmamışlardı. İçi yandı. Kahveden mi yoksa hatırlardan mı emin olamadı.

Masada duran şalı boynuna doladı ve kokusunu içine ilk defa kokluyormuşcasına çekti. Üşüdüm o yüzden diyerek kendisini kandırdı. Ayaklarını sehbaya uzatarak eline bilgisayarı aldı . Öyle boş boş sayfalarda gezindi durdu. Kafasını dağıtmak asla onun hesaplarına bakmak istemiyordu. Acaba bilgisayarı da başkasına ödünç mü verseydi? Telefonunu bilerek arkadaşında unutmuştu. Bilgisayarını da unutabilirdi. Neden olmasın? Tam bu düşüncelere kapılıp gitmişken bir şey gördü, ekranın sağında. Tıklamak ve tıklamamak arasında ikilemde kaldı. Elbette kadın merakına ve kadın içgüdüsüne yenilip tıkladı.

Sonra birden apar topar yerinden fırlayıp masanın üzerinde ne var ne yoksa siyah poşete doldu. Boynundan şalı öyle sert çekti ki boynunu kızarttığını fark etmedi bile. Üzerini bile değiştirmeden ayağına terliklerini geçirerek kendisini apartmanın önüne attı. Kocaman siyah poşeti çöp kutusuna elleriyle attı.

Eve çıktı ve kendisini yatağına attı. Ağladı, yatağı yumrukladı, ağladı, yatak ile savaştı, ağladı… Yorgun düştü ve sakinleşti. Yaptığından çok pişman oldu. Koşarak merdivenlerden inip çöp poşetini almak istedi. Ama kahretsin ki çöp kutusu boşaltılmıştı. Çöp arabasını biraz ileride gördü. Koşarsa yetişebileceğini düşündü ve çöp arabasının peşinden koşmaya başladı..

İnsanların ona bakıp bakmadığı umrunda değildi. Ayağındaki terliğin fırlaması da umrunda değildi. Umrunda olan tek şey o lanet çöp arabasının durmasıydı. Ama durmadı. Fırlamış terliğinin eşini eline alarak eve döndü.

Bu kadardı.

Onu var eden her şey bir anda yok olmuştu.

O da yok oldu, onlarla birlikte.

Zaten hiç var olmamışlardı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir