İlk Durağımız Kütahya; Merhaba.

İstanbul’dan hareket ettikten sonra uyumaya çalıştım bir süre. Bilgisayarda takıl onu karıştır, bunu kurcala derken bir ara gözlerimi kapatmışım. Sonra böyle gözlerim buğulu şekilde camdan bakarken, burası ne kadar da tanıdık gibi diye içimden geçirirken yahu aynısı İzmit’te de var eheh derken birden burası İzmit diyerek kendime geldim. Meğersem ne kadar çok özlemişim orayı. Cama yapıştım İzmit’e bakıyorum. Halkevinde inip Zanzi’ye geçmeyi düşünmedim de değil. İzmit’e ne çok anlam yüklemişim.

Uyumak ve uyanmak arasında tüm geceyi geçirdim ve hatta otobüste kıpır kıpır olan bir bendim diyebilirim. Sonra birden gözlerimi açtım porselenleri gördüm. Hala neden dediğimi bilmiyorum ama uyandırırken; panik yapma Kütahya’dayız dedim. Sonrasında çok güldük. Sabah 6 ve biz Kütahya’dayız. Servisle merkeze geçtik ve herhangi bir yerde indik. Biraz şaşkın bakışlarla nereye gitsek ki diye düşündük. Etrafta kimseler yok tabi.

Sonra tabelaları gördük, şu tarafa gidelim dedik. O sırada da kaleyi gördüm. Aha dedim kale ilk hedefimiz olsun. Ayy demez olaydım. Sabahın 6’sı ne kalesi yahu derler insana ama demediler işte. O sırada simitçiye usulca yaklaştık ve iki sorumuz var dedik. Öncelikle kaleye nasıl çıkabiliriz ve ikincisi gözleme nerede bulabiliriz diye sorduk. Simitçi gülümseyerek önce karnınızı doyurun dedi. Gözlemeciler 12’den önce açılmaz ama mercimekli börek kesinlikle yemelisiniz dedi. Mercimekli börek mi? Hı ho ben istemiyorum derken almış bulunduk. Hatta karşıdaki kahveyi göstererek çayınızı da içebilirsiniz dedi. Kahve dedi lalala diyerek sevinçle kahveye doğru yol aldık. Hoş kahveden daha çok modernize edilmiş çay ocağı gibiydi. Ağaçların altında küçük hatta çok minik masalar ve tabureler, gazetesini okuyan bir adam ve çaycı vardı. Dışarıya oturduk ve çok güzel demlenmiş çayımızla umduğumdan çok daha güzel olan lezzetli mercimekli böreğimizi yedik.

E dedik kalkalım yürüyelim ve burnuma gelen güzel bir kokuyla kafamı çevirir çevirmez fırından bir ded ve ondan daha genç biri çıktı. Ayaküstü sohbet ettik. Nereden geldiğimizi sordu, ne okuduğumuza kadar  konuştuk. Hatta çayımızı için dediler ama daha az önce içtiğimiz için buruk bir şekilde teklifi geri çevirdik. Evet, buruk bir şekilde diyorum çünkü o kadar şeker insanlardı ki dönüşte gelelim içelim dedik. Bize yolu tarif ettiler ve biz de düştük yollara.

Tırmanıyoruz.

Şaka değil gerçek. Yazlık sandaletlerimle patikaya tırmanıyoruz. Tırmandıkça bitmiyor, yürüdükçe ulaşamıyoruz sanki. Arkamızı dönüp şöyle bir Kütahya’ya bakıyoruz; sanki birçok köyün bir araya gelmesiyle oluşmuş, kasaba; kasabaların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir şehir görüntüsü var. Huzurlu kokuyor, hoşuma gitti. Ninenin de dediği gibi emekli şehri kesinlikle. Nine kim derseniz onu bir sonraki yazımda uzun uzun anlatacağım.

Kaleye gelmişken neredeyse pes edeceğim. Çantalar ağır, hava ısındı ve tırman tırman hala zirvede değiliz. Sonra birden geldik ve etrafta dönmeye başladık. Selçuklu’dan kalma tek eser olan camiinin etrafında dönünce kalede hayat olduğunu anladık. Kuru bir kale beklerken gayet canlı bir yer görmeyi beklemiyordum. İlk adımımızla çeşmenin üzerinde burada bulaşık yıkamayın yazısını görünce işte Türk dedim, demek ki buralarda bir piknik  alanı var. Önden yukarıya doğru çıkarken, insan geliyor, aaa çay bahçesi varmış yahu diye bağrındım.

Suyu bitmiş ve susuzluktan ölmek üzere olan bir insan olarak sevinçten şarkı söylemeye başlayabilirdim. Elbette başladım, başlamadım da değil. Hatta bir arabayla gelen birkaç kişi vardı, ileride de iki amca oturuyordu. Amcalardan biri kalenin bekçisiymiş. Üst tarafa döner restaurantın olduğu yere götürdü. Ama ne yazık ki 12’de açılıyormuş. Özelliği ise 1 saatte 360 derece dönüyor. Siz gözlemenizi afiyetle midenize indirirken o sürede dönüyorsunuz ve Kütahya’yı en tepeden her açıdan görüyorsunuz.

Kaleyi gezdikten sonra alt tarafa indik ve nasıl ineceğimizi sorarken Halil amcayla Kütahya’nın geçmişine bir pencere açtık. Bize kalenin eteklerinden şehri gösterirken hikayeleri ve eski dönemleri anlattı. 20 yıl öncesi bile yoktu işte şuralar diye hiç enerjisini bitirmeden anlattı. Hatta anlatmaktan keyif aldığı, Kütahya ile gurur duyduğu çok belliydi.

Tüm hikayeleri dinledikten sonra özellikle kalenin tarihini öğrendikten sonra yola çıkmaya hazırlandık. Hedef Tarihi Kütahya Evleri olarak belirlendi. Halil amcanın çılgın köpeği bize eşlik etti. Yol boyunca köpek ile atıştık durduk. Hadi bizi geçirdiğin yeter desek de içi sinmedi; teee en aşağılara kadar bizimle aynı adım atarak, ilerlediğinde bekleyerek, geri kaldığında koşarak bizimle aynı gitmeyi başardı. Ahh Rozi sen ne tatlı bir köpeksin.

Halil amcanın tarif ettiği İshakçılara geldiğimizde otobüse soracakken yoldan geçen başka araca sormak durumunda kalınca ilk otostopumuzu da çekmiş bulunduk. 10 dakika ya gittik ya gitmedik tam emin değilim, ama o arada bile çok hoş sohbetler ettik. Hatta arabadan inerken araçtaki hazırlanmış çantayı fark ettiğimi görünce; arabayı kullanan, işte benim de çantam böyle güzel bir maceraya hazır ama eşlik edeni yok henüz dedi. Daha sonra da girişi tarif etti. Tam o sırada konuşurken otogar muhabbetlerine girince yan tarafta olan amca otogara gitmeye çalışıyorsanız o tarafa gidiyorum, sizi bırakabilirim gençler dedi. Şaşırdık, böyle bir şey beklemiyorduk Kütahya’dan. Teşekkür ettik Germiyan sokağına ulaşmaya çalıştığımızı söyledik. Tee buradan dümdüz gideceksin dedi. Germiyan sokağında Tarihi Kütahya Evleri ile de öyle tanıştık.

İnsanlar sıcak kanlıydı, sorduğumuz her bir soruya yanıt aldığımız gibi daha sormadan bile aklımızdaki soruların yanıtlarını alır olduk. O sırada Sibel’i uyandırdım, kalk kız biz geldik dedim. Biz gezene kadar ona hazırlanma süresi tanıdım.

Sokağa tam anlamıyla bayıldım. O nasıl bir güzelliktir, ne hoş bir yürüyüştür öyle. Hele o evler ne kadar güzel. Geçmişin izlerini sırtında taşırken yorulan konakların daha fazla sevilmeye ihtiyacı var. Sokakta evleri incelerken bir konağın önünde bulduk. Kapalıydı, hayal kırıklığı yaşarken; az önce geçtiğimiz diğer ayrımdaki sokakla devam etmemiz gerektiğini hissettim. Ve diyorum ki iyiki hissetmişim. Kütahya’yı bana tanıtan o sokağı ve o üç insanı unutmayacağım. Nine de bunlardan biri. Diğer yazıyı sadece o üç insana ve o müzeye ayırmak istiyorum.

Bu arada Manisa teknik sebeplerden dolayı iptal ve Eskişehir’e geçiyoruz 5 arabasıyla.

***

Yukarıdaki fotoğraf: “Burada bulaşık yıkamayın.” hatırası.

ve ondan sonraki de Germiyan sokakta, zile basıp kaçalım çocukluğu.

 

 

İlk Durağımız Kütahya; Merhaba.” için bir yorum

  1. Evet, tahmin edeceğin uzre basının belası yine ben ve yine metrobusde oturmuş yazını okuyorum. Allahdan yarın calismiyorumda yatağımda okuyacağım.

    Yolculuklar sırasında aksilikler hep olur bu yüzden hiç “teknik” aksaklıklar canını sıkmasın derim. Kutahyayi daha onceden gormuş olmama rağmen bir kez de simdi seninle bir kaç tür attım. Hoş yemek konusuna girilmemiş ama neden bilemedim artık 🙂 fiş toplamayı unutma, foursquaredan her gittiğin yer icin checkin yap, bol fotograf cek ve lütfen yazılarında çok fotograf paylas bizimle. fincan topla bana kadın ! 🙂

    Hadi Eskişehir’de tür atalım şimdide, gezdir bizi 🙂
    Mehmet.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir