Tutsak Beden

Sonradan ne olacağını bilmiyordu. Zaten hiçbir zaman bilememişti. Düşünmeden hareket ediyor, kararından vazgeçmeden uyguluyordu. Olur da hani bir yerlerde soluklanırsa her şeyi eline yüzüne bulaştıracağını sanıyordu. O yüzden her şey hızlı bir şekilde gerçekleşirdi hayatında. Çoğu zamanda istediği gibi olmaz her şey ayaklarına dolanırdı.

Kafasını kaldırıp şöyle bir gökyüzüne baktı ve koşmalıyım; kendime yetişemeyecek kadar koşmalıyım dedi. En son böyle dediğinde ilkokuldaydı. En yakın arkadaşıyla kavga etmiş çok üzgündü. Yıllar sonra tekrar kendisine bu talimatı verdi. Belki neden böyle dediğini derinlerinde bir yerlerde biliyordu. Ama bunu dile getirmek yerine koşarken gözyaşlarını özgür kılmayı tercih etti.

Bir ara soluklanmayı denedi. Düşünmeye ihtiyacım var, bu şekilde hiçbir şey aynı olmayacak diye düşündü. Haklıydı çünkü hiçbir zaman hiçbir şey aynı olmazdı, olamazdı. Belki bedenini kasıp kavuran adrenalin, belki yorgunluk tam olarak bilemiyorum ama yine onu radikâl bir değişimin eşiğinde olduğunu fark etmek zor olmadı.

O güçlü adımların ardında ürkek ve kararsız bir kadın yaşıyordu. Üzerine giydirdiği entarilerle artık onlara ulaşamayacak kadar geride bıraktığını sanıyordu. Soluklanınca aslında sakladığı ne varsa hep bir adım arkasında olduğunu anladı. İnsan bu kadar çok kendisinden saklanınca kim olduğunu unutmak kaçınılmaz bir son oluyordu. Bunu çok geç anlamıştı ama belki bir yerlerde dönüş yolunu bulabilirim diye bir kez daha umutlarını yeşertmek istiyordu. Hangimiz böyle defalarca kendimize çeki düzen vermedik ki? Mesela ben defalarca yanlış bir yolda olduğumu bile bile kendimi soğuk bir yalnızlığa bırakmaktan vazgeçmedim. Sonra bir daha olmayacak, hiçbir zaman olmayacak diye kendime sözler verdim. Anlıyor musunuz? O da öylece artık hayatını yaşamak istiyordu.

Sonra birden koştu. Tekrar. Hiç durmadan.

Eğer insan kendisinden kaçacak kadar çok şey biliyorsa yine bir aşkın alevleri sıçramıştır. Yani bence tam da orada bu aşkı artık tek başına taşıyamayacağını düşündü. Belki adam hiçbir zaman onu, onun sevdiği kadar sevmemiştir. En yakın arkadaşıyla aynı yatakta basmış olabilir. Belki de birbirlerine kavuşamayacak şeyler yaşamışlardır. Yine tekrar söylüyorum; bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o kadın çok sevdi. Kendi yaşamından daha çok sevdi. Geceleri sabahlara kadar gözleri şişene kadar içip içip ağlardı. Sabahları hiçbir şey olmamış gibi normal hayatına devam eder, mesaisi bitince yine o karanlığın dibine gömülürdü. Sevdalanmak demişti bir gün; sevdalanmak insanın kanını yavaş yavaş emiyor ve sonra sadece kendisi dolaşıyor bedenin her bir noktasında diyerek bir çay koymuştu kendisine.

Şimdi hiçbirimiz ona yetişemiyoruz. Yakalayamadığımız gibi anlayamıyoruz bile. Bu belki de ona yapılan en büyük haksızlıktı. Hala neler yaşadığını bilmediğimiz o süregelen yılları için elimizden gelen hiçbir şey yok. Bir insanın yok oluşunu izlemek nasıl ızdırap dolu bir şey biliyor musunuz? Evet, belki itiraf etmem gerekiyor; ben de sevdim o kadını. Benim sevgim onu kurtaramayacak kadar az geldi. Şimdi söyleyin bana sevdiğiniz kadın kendisini bile yakalayamazken siz nasıl durdurabilirdiniz? Onu durduracak kişi hiçbir zaman siz olmamıştınız ki. Bunu anlamam çok geç olmadı. Çünkü yine bir keresinde sarhoşken ne kadar bok bir yaşam; hayatımızın yoluna girmesi için yine hayatımızın içine sıçan insanlardan medet umuyoruz demişti. O zaman bir kez daha anlamıştım. Hiç sönmeyecek bir közün etrafa sıçrayışlarıydı bunlar.

Koşmuyor artık; orada öylece uzanmış yatıyor. Sanki gülümsüyor gibi. Bir şeyler yanıyor bedenimde. Neyse memur bey, benim anlatacaklarım da bildiklerim de bu kadar. Böyle sonlanmayı hak etmeyecek kadar iyiydi bu hayatta.

– Bu kadar çok mu sevdiniz?

– Çok sevdim memur bey.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir