İstanbul Hatırası

“İstanbul’a bakıyorduk denizden; Nevzat, Demir bir de ben. Sisler içindeydi İstanbul…”

Bir kitabı ya da filmi anlatırken spoiler vermekten öyle çok kaçıyorum ki ne diyecektim hep araya karışıyor. O yüzden şarkıyı öne çıkararak biraz olsun spoilerden uzaklaşmaya çalışıyorum. O yüzden okumaya devam ederken siz de şuraya bir tıkla Sezen’den şarkıyı dinleyebilirsiniz.

Kitabı az önce bitirdim; okumak pek de zamanımı aldı. Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası kitabından bahsediyorum. Her ne kadar tamistanbul-hatirasi emin olamasam da içimde hoş bir burukluk bıraktı. Belki birçok açıdan eksik yönleri vardı. Çokça gözden kaçmış ya da değinilmek istenmemiş basit ama önemli gerçekleri görmemiş. İnsan ister istemez “ah be 561 sayfa kitap okuyorum, oldu mu?” diye yazara soruyor.

Kitabı bir cinayet romanı ya da tarihi bir roman olarak okuyabilirsiniz. Yani burada iki tür seven okuyucuyu da çağırıyor. Ancak bir cinayet romanı olarak okursanız işte o gözden kaçan basit gerçekler canınızı sıkıp okumaktan vazgeçmenize neden olabilir. Bir tarih romanı olarak ise boğucu olmamakla beraber yoğun tarih barındırmıyor. Sanırım ben ikisini birden okumayı tercih ettim.

En güzel yanı neredeyse hepimizin bilmediği o güzel tarihi bir anda cinayetlerle birleştirip ilginizi çekmeyi başarabiliyor. İstanbul’un o güzelim tarihi yerlerini tekrar artık başka bir bakış açısıyla gezmek için tutuşuyorsunuz. Önceden anlamsız gelen ne kadar eksik yer varsa tarihi birkaç şeyle öyle güzel dolduruluyor ki gezmelik bir gün için şöyle takviminize göz gezdiriyorsunuz.

“İstanbul’a bakıyorduk denizden; Nevzat, Demir, bir de ben. Çaresizliğimize bakıyorduk, avuçlarımızda büyüyen zavallılığa, kanımızda filizlenen korkaklığa… Elimizden alınan hayata bakıyorduk. sönen anılarımıza bakıyorduk, ölen hayallerimize, yıkılan düşlerimize… İnsanlara bakıyorduk, fedekarlığını yitirmiş, sevincini yitirmiş, sevgisini yitirmiş, umudunu yitirmiş, onurunu yirimiş… Kendini yitirmiş… Zavallı bir topluluk başarıyı mutluluk zanneden.”

Ahmet Ümit’in okuduğum ilk kitabıydı. Öyle kitabı elime alıp her zamanki gibi evirip çevirirken arka kapağında yazan son cümleyle almıştım aylar önce. Tam da şöyle diyordu son cümle: “Şehrimizle birlikte yitirdiğimiz kendimize bakıyorduk.” Belki de bu yüzden olsa gerek ben cinayeti okumayı bıraktım; yani Agatha’nın kitaplarıyla büyümüş olarak böylesi yavan seri cinayetlerde kusur kabul edemiyorsunuz. Ama herkesin bir kenara bıraktığı o ilgilenilmediği içsel kısımlar etkiledi. Belki o ince dokunuşlarla kazandı gönlümü. Bilemiyorum. Aslında 200 sayfada çok güzel yazılacak bir kitabın yaklaşık 600 sayfa yazılması o yüzden olsa gerek hiç rahatsız etmedi. Hatta mümkünse daha da içlerine girebilirdim.

Kitabı eleştirecek olursam ki burada da çok fazla spoiler vermekten çekiniyorum. Ama en basitinden ulan be şu İstanbul’un en gözde tarihi yerlerinde bir kamera yok mu diye sitem ettiriyor. Dahası da devamlı iki grup arasında didişmemelerle geçmesi fazla göze batıyor. Ya da daha zeki beklediğim çıkışlar yapılamıyor. Ama bırakın bunları bir kenara o güzelim mitolojiye kadar uzanan güzel bir tarihi bize böyle sunsunlar. Küçük küçük yazılmış sıkıcı tarih okumaktansa böyle birbirine bağlanmış diyaloglarla öğrenmeyi tercih ederim.

Ben her şeye rağmen sevdim, beğendim. İstanbul’un tarihinde şöyle bir gezinmek isterseniz alabileceğiniz bir kitap. Hatta yanında küçük notlar tutmak isteyeceğiniz türden bir kitap. Alalım, sevelim.

Bir de son olarak Evgenia; belki de üzerinde çok durulmayan ama can alıcı karakterdi benim için. Nasıl bir kadın, nasıl bir aşk böyle olgunlukla yoğurulabilirdi bilmiyorum. Çok güzel kadınsın Evgeniademekten alamıyor insan kendini.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir