Günün İlk Işıkları

Sabahları diyordum gözlerini dinç açmak herkesin harcı değil. Bir zamanlar bunu en güzel ben başarabiliyorum diye iddia edebilirdim. Mesela o günlerde; sabahın köründe, günün ilk ışıkları penceremden yatağıma süzülürken dinç bir şekilde kalkıp hazırlanırken şarkımı açıyordum. Kahvaltıyı oldum olası hep atlardım ama o günlerde saatlerce yürüyüş yaptıktan sonra güzelce kahvaltı yapardım. Sonuçta uzun bir yürüyüşten sonra sahilde dergimi okurken, çayımın şekerini eritirken yanında elbette kahvaltı güzel giderdi.

Böyle böyle kendini güne hazırlıyorsun aslında. Günün o kısmından sonrası kötü de geçse elinde güzel bir sabah oluyor. Her gece yatağımızın kenarına biriktirdiğimiz gözyaşı mendilleri, sabah çöpün dibini boyluyor. Yeni bir gün umuduyla adım atıyorsun ve aslında her şey birer yinelenmeden ibaret oluyor. Ziyanı yok, her şey mükemmel olmak zorunda değil. Biraz iyi olsun yeter.

Bir de bazıları daha şanslıdır mesela. Günün ilk ışıklarını sevgilinin kollarında selamlıyordur. Sevgilinin verdiği mutluluğu güzel bir kahvaltı ile süsleyip hiç bitmeyen enerjileriyle sohbet ediyorlardır. Bazen düşünürüm insan sabah sabah konuşacak ne bulabilir ki diye. Oysa biraz daha içine girince anlayabiliyorsun. Aslında en canlı konular günün ilk saatlerinde konuşulabiliyor. Bu şanslı insanlar da o saatleri çok güzel değerlendiriyor. Hepimiz bir dönem tattık o zevki ve bazılarımız hala tatmaya devam ediyor. Bir de hiç tatmamış insanlar var. Onlar bu dediklerimi anlayamaz. Anlamalarını da beklemiyorum.

Sevgiliyle olan şansı şuraya bırakalım. Hatta mümkünse bir süre şanslı olanların üzerine örtü örtelim.  İnsan yalnız da günün ilk ışıklarının tadına bakabilir. Doyasıya içine yeni günü çekebilir ve kendini şımartabilir. Çoğu zaman yapmıyoruz bunu. Mesela ben o günlerde güne çok güzel başlıyordum. Belki mutsuzdum, belki keyifsizdim ve belki çok yalnızdım ama günün o saatlerinin keyfini çıkartıyordum. Günlerim kötü geçiyordu, kimseye tahammül edemiyordum. Böyle de dediğimde sanki şu an her şey bambaşkaymış bir havası vermiş oldum. Değil. Ama konumuz da bu değil zaten. Sabahlarım çok güzel diyordum ve günün sonrasında hiçbir şey yapmıyordum. Sonra gece bugün yine kötüydü her şey ve yine her şey gereksizdi diye sitem ederken, birden sabah yürüyüşlerim aklıma gelirdi. O güzel kahvaltı, sessizlik ve yalınlık aklıma geldikçe bugün yine güzel bir gündü diye günü kendimce kapatıyordum. Belki şimdi günlerim o günlere oranla daha güzel geçiyor ama hep bir eksiklik yaşıyorum. İşte o eksikliği bugün, salonun penceresinden güneş ışıklarının yüzümü okşamasıyla fark ettim.

Dün gece Zanzi’de keşfettiğim bir derginin sayılarına göz gezdirirken, bir yandan da Mustafa’nın verdiği hanımelleri bitirmeye çalışırken babamın Pazar sabahlarını şimdi daha iyi anladım. Biz uyurken hiç üşenmeden kalkıp simitleri alan babamın Pazar sabahlarına verdiği önemi bugün tam da şu anda anladım. Kahvaltı keyfi denilen bir şey var ve hala bir çoğumuz bundan habersiziz.

Belki yarın yine kahvaltıyı atlayacağım ama biliyorum ki atladığım için çok şey kaybedeceğim. Belki de günümün kayda değer olmaması finallerden değil de kahvaltıyı atladığımdandır. Bilemiyorum, siz de bilemiyorsunuz. O yüzden gelin deneyelim. Mesela siz bana sokak simidi alın ama sıcak olacak ve kesinlikle pastane simidi olmayacak, ben çay koyayım sonra peyniri çıkartalım. Televizyonumuzu açalım, kanalları gezelim ve sabah sabah bir şey olmadığından şikayet ederek müzik kanalında duralım. Çayımızı karıştırırken çıkan ses, şarkıya eşlik etsin. Günün sonrasında neler yapacağımızı konuşalım ya da gündemi şikayet edelim. Simidin tazeliğinden söz edelim, hiç olmadı ben kesin kahvaltıyı hazırlarken bir şeyi eksik koymuşumdur, onun üzerine gülüşelim. Güneş ışınları odayı süzsün, masadaki çataldan yüzümüze yansısın ama o an’ı yaşayalım.

 

Hanımellerimi yiyeyim, karışık meyve suyum eşliğinde.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir